Büyük Kentler ve Sınıf Kısa Bir Durum Tespiti -Metin Çulhaoğlu
Konuya tarihsel olarak bakıldığında, sınıf mücadelesinin mekanları elbette yalnızca kentler olmamıştır. 20. yüzyılda, ulusal kurtuluş savaşlarına ve/ya da gerilla hareketlerine dönüşen sınıf mücadelelerinin mekânı büyük ölçüde kırsal alanlardır. Biraz daha ileri gidip geçtiğimiz yüzyılın iki büyük devrimine, Sovyet ve Çin devrimlerine bakarsak, şunları görürüz: Bir kent devrimi olan 1917 Devriminin ardından, ülkedeki sınıf mücadeleleri özellikle 1920lerinin sonunda kırsal alanlara kaymış, kolektifleştirmeyle sona ermiştir. Çin Devrimi ise, ağırlıklı olarak kırsal alanlarda gelişmiş, daha sonraki kentlerin kırlardan kuşatılması tezlerine kaynak olmuştur.
Bu iki örnek ve akla gelebilecek benzerleri, hiç kuşkusuz, dönemle ve köylülüğün ağırlığıyla belirlenen örneklerdir. 21. yüzyıl başlarının dünyasına baktığımızda ise, Türkiyenin de yer aldığı birçok ülke için, kırsal kesimin sınıf mücadelesinde özel bir ağırlık taşıdığını ya da taşıyabileceğini söylemek mümkün görünmemektedir. Bunun nedeni, nüfusun kentlerde çok daha fazla yoğunlaşmasının da ötesinde, kırsal kesimdeki sınıf dinamiklerinin çeşitli nedenlerle gerilemesi ya da kırsal olmayan başka dinamikler tarafından fazlaca üst belirlenmesidir.
KENTLER VE EMEK GÜCÜNÜN
YENİDEN ÜRETİMİ
Literatürde, bunlardan ikincisine, yani işçi-emekçi sınıfların kendilerini ve ailelerini var edebilmek için başvurdukları yollara, baş etme stratejileri ya da geçim stratejileri adı verilmektedir. Konunun özü, hiç kuşkusuz, emek gücünün yeniden üretilmesidir. Vurgulamak gerekirse, günümüzde büyük kentlerin sınıf mücadelesi açısından taşıdığı önem, artı değer üretiminden çok emek gücünün yeniden üretimi bağlamında artmıştır. Basit bir örnek vermek gerekirse, İstanbul ve Kocaeli illeri arasında imalat sanayiinde yaratılan katma değer açısından çok büyük bir fark olmayabilir; gelgelelim, enformel-marjinal sektörlerin yaygınlığı, hizmet sektörünün payı, kenti kuşatan yerleşimlerdeki ilişki-dayanışma ağları, yeni gelenlerle ilişki-rekabet, eğitim ve sağlık hizmetlerinin erişilebilirliği, kent içi ulaşım vb. gibi ölçütler açısından bakıldığında İstanbul, İzmite göre çok daha başka bir yerdedir.
Günümüzde büyük kentlerin özellikle emek gücünün yeniden üretimi bağlamında önem kazandığı saptaması hiç kuşkusuz göreli bir saptamadır. Başka bir deyişle bu saptama, doğrudan üretim süreçleri açısından kentlerin öneminin azaldığı anlamına gelmemektedir. Ancak, ortada iç içe geçmiş bir ilişki olduğunu da görmek gerekmektedir. Türkiyeyi ele aldığımızda, ülke ekonomisinin uluslararası kapitalizmle eklemlenmesi, ekonominin ve sektörlerin yeniden yapılanmasını gündeme getirmekte, bu yeniden yapılanmanın sonuçları özellikle büyük kentlerde belirginleşmekte, belirginleşen sonuçlar ise işçi sınıfının yapısında ve bileşiminde ortaya çıkardığı değişikliklerle emek gücünün yeniden üretimi sürecine yeni boyutlar katmaktadır.
KÜRESELLEŞME NEREDE
DEVREYE GİRİYOR
Bu belirleme-etkileme ilişkisi bir ülkenin ekonomisinin tümü, dolayısıyla o ülkedeki coğrafi mekânların hepsi için geçerlidir. Ne var ki, kapitalizmin, salt uluslararası planda değil ulusal ölçekte de eşitsiz geliştiğini unutmamak gerekir. Bu eşitsiz gelişme, ülke içinde kimi özel coğrafi alanları, merkezleri, giderek belli başlı kentleri ekonominin sıcak noktaları haline getirmektedir. Kapitalizmin uluslararası dalgalanmaları ve krizleri ülkeleri genel olarak etkilemekte, ancak bu etkiler, kimi sektörler dolayımıyla belirli merkezlerde daha da yoğunlaşmaktadır. Örneğin, tekstil sektörünü özel olarak etkileyen bir krizin sonuçlarının İstanbulu, Adanayı ve Denizliyi daha çok sarsması, buna karşılık Türkiyenin ikinci büyük kenti olan Ankarada bu sektördeki istihdam bazında fazla hissedilmemesi doğaldır.
Bu söylenenlerden hareketle küreselleşme-kentler-sınıf mücadelesi üçgenine bakarsak, uluslararası ve ulusal ölçeklerde yaşanan dalgalanmaların ve krizlerin genel etkilerinin yanısıra, sektörel eklemlenmelerden kaynaklanan ve belirli merkezleri daha ağır biçimde sarsan sonuçlardan söz etmek mümkündür. Bu sonuçlar, sınıfın yapısını ve bileşimini (özellikle belirli bir birikme sonrasında), ayrıca geçim stratejileri dahil sınıf mücadelesi modalitelerini kuşkusuz etkileyecektir. Ne var ki, etki, tek yönlü ve doğrusal değildir, olamaz. Kapitalizmin nesnel dinamiklerinin yarattığı sonuçlar, her yerde ve her durumda, sınıfın verili bir andaki ve mekândaki konumuna, mücadele deneyimine, birikimine, o güne dek uygulanagelen geçim stratejilerine, ilişki ağlarına, ideolojik-kültürel yönelimlerine vb. göre yeniden biçimlenir ve tek tip değil farklı durum ve tepkiler doğurur. İşte, bir mekân olarak kentin özellikleri, bu yeniden biçimlenmenin başlıca etkenlerinden biridir.
Buraya dek söylenenleri kısaca özetleyecek olursak, küreselleşmenin ulusal ekonomileri ve bu ekonomilerin sıcak noktalarını daha kırılgan hale getirdiğini söyleyebiliriz. Dahası, kapitalizmin ulusal ve uluslararası planlarda yaşadığı dalgalanmaların, belirli sektörleri ve bu sektörlerin ağırlıkta olduğu kentleri, örneğin istihdam, işgücüne katılım, işsiz sayısı vb. gibi göstergeler açısından nasıl etkilediğini belirli bir zaman aralığında da olsa istatistik terimlerle ifade edebiliriz. Buna karşılık, söz konusu etkilerin, sınıf bilinci boyutu dahil sınıf mücadeleleri kanalında yol açtığı sonuçları bu kesinlikte saptayamayız. Günümüzde kentler, sınıf duyarlılığı-sınıf bilinci-sınıf mücadelesi zincirini karmaşıklaştıran, bu zinciri kimi yönleriyle güçlendirirken kimi yönleriyle de zayıflatan karmaşık özellikler taşımaktadır.
TÜRKİYEDE BÜYÜK KENT(LER) VE
EMEKÇİLER: TEMEL TESPİTLER
Yukarıda örneklenen araç ve mekanizmaların, sözcüğün tam karşılığıyla kentlileşmiş bir işçi-emekçi sınıf oluşumunu engellediği, bu tür araç ve mekanizmaların varlığının olası sınıfsal tepkileri törpüleyici bir işlev gördüğü söylenebilir. Ne var ki, aynı mekanizmaların sonsuza dek işlevli olması mümkün değildir. Mekanizma ve araçlar, bir süredir, özellikle yaşanan iki büyük krizin etkileriyle büyük ölçüde devreden çıkmak üzeredir. Kentsel rant (gecekondu, arsa alımı, yapsatçılarla ilişki, vb.) denizi tükenmek üzeredir. Yaşanan son krizler, enformel dayanışma ağlarını da önemli ölçüde yıpratmış, bir dönemin hayırseverlerini kendi başlarının çaresine bakma durumuna getirmiştir. Kırsal kesimdeki ilişkiler ise bir yardım kaynağı olmaktan çoktan çıkmıştır. O kadar ki, bugün net kaynak akışının kırdan kente değil, tersine kentten kıra doğru olduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki, bu durumun, büyük kentlerde yaşayan işçi ve emekçileri eskisine göre çok daha radikal tutumlara iteceğini, sınıf mücadelesi önündeki kimi engelleri kaldıracağını ilan etmek için henüz erkendir. Unutmamak gerekir ki, kentlerde yaşanan yoksullaşmada ağır basan, eldeki varlıkları yitirme değil, dış kaynakların kurumasıdır. Bunun bir ara ya da geçiş dönemi olduğu söylenebilir. Ancak böyle de olsa, kriz sonucu ortaya çıkan bu yoksullaşmanın işçi-emekçi kesimleri şimdilik dışa değil içe döndürdüğü (zaten sınırlı olan sosyalleşmenin de gerisine düşme, eve kapanma anlamında) ve başvurulabilecek geçim stratejilerini bütünüyle tüketmediği unutulmamalıdır.
Büyük kentte yaşamanın ayırt edici yanlarından biri de merkezi ve yerel yönetimler tarafından verilen çeşitli hizmetlerden yararlanma imkânlarıdır. Kentli, evinde elektriği ve suyu olan, çocuklarını çeşitli düzeylerdeki eğitim kurumlarına gönderebilen, sağlık sorunlarına duruma göre sağlık kuruluşlarında çözüm arayabilen, kent içi ulaşımda çeşitli araçlardan yararlanabilen ve bu arada eğlenme-dinlenme açısından kırsal kesim insanına göre çok daha zengin alternatiflere sahip olan kişidir.
Küreselleşme ile ilişkisi nasıl, hangi düzlemde kurulursa kurulsun, son dönemin neo-liberal politikalarının, kentlerdeki bu imkân ve hizmetleri belirli ölçülerde etkilediğini söyleyebiliriz. Özelleştirmeler, pek çok kamu hizmetinin paralı hale getirilmesi, bu arada belediye hizmetlerinin taşeronlara verilmesi vb. işçi-emekçi kesimler bir yana kentli orta sınıfları da etkileyecek sonuçlar yaratmıştır.
Ancak, kentli yaşamın yukarıda belirtilen özelliklerinin ya da imkânlarının, işçi-emekçi kesimlerin ideolojik, siyasal ve kültürel tercihleri ve yönelimleri açısından daha önemli bir başka yönü de vardır. Bu da, kentli işçi sınıfının, başka toplumsal sınıflar ve katmanlarla iç içe ve yan yana, onlarla karşılıklı etkileşim içinde yaşaması, bunun sonucunda olumlu-olumsuz ideolojik siyasal etkilere açık olmasıdır.
BÜYÜK KENT YAŞAMI:
ETKİLENMEYE AÇIKLIK
Günümüzün büyük kentlerindeki işçi-emekçi ise daha farklı bir konumdadır. Bir kere, yaşadığı ortamı, başka sınıf ve tabakalardan pek çok kişiyle paylaşmaktadır. İkincisi, kentli yaşamın gereği olarak, doktorla, sağlık görevlisiyle, öğretmenle, belediye zabıtasıyla, polisle vb. yüz yüze, bire bir ilişkiler içine girmektedir. Bütün bunların anlamı ise şudur: Günümüzde, kentli işçi-emekçi kesimlerin kendi üretim ve yaşam deneyimi sonucunda edindiği ideolojik motifler ve kendince dünya görüşü, yakın çevrenin ya da dönemsel ilişkilerin etkisi altında kalmakta, bu dış etkilerle yeniden içerik ve biçim kazanmaktadır.
Konu bu açıdan ele alındığında, İstanbul gibi bir mekânla örneğin Zonguldak arasında önemli farklılıklar görülecektir. Zonguldakta işçi başattır ve orta sınıfların oradaki varlığı işçi sınıfına bağlıdır, bu sınıf tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla, Zonguldaklı bir bakkalın maden işçisine bağımlılığı ile İstanbul Sarıgazideki bir bakkalın herhangi bir inşaat işçisine bağımlılığı arasında önemli bir fark vardır. Bu farklılık, başka her şey bir yana, örneğin veresiye alışveriş imkânları gibi basit bir konuda bile rahatlıkla görülebilecektir.
Büyük kentlerdeki bu ilişki biçimi, işçi-emekçi sınıfa mensup kişileri nasıl, ne yönde etkiler? Bu sorunun, somut durumlar ve örnekler dışında hazır bir yanıtı yoktur. Aynı durum, büyük kentlerdeki işçi-emekçilerin çeşitli hizmet kuruluşlarında çalışanlarla ilişkilerinde de ortaya çıkmaktadır. Kentli bir işçi, bir köylüye göre, kuşkusuz doktorla, öğretmenle, belediye zabıtasıyla, polisle vb ilişki içinde olacaktır. Yakın çevresindeki orta sınıf mensuplarının yanısıra, bu ilişkiler de işçinin ideolojik-siyasal tercih ve yönelimlerini belirleyecektir. O halde, tek başına kentli olmanın, kentte yaşamanın getirdiği deneyim ve birikimin nereye evrileceği, ancak bu yakın çevrenin ve ilişki ortamlarının niteliğiyle kestirilebilecektir. Dolayısıyla, şu sonuca varmakta bir sakınca yoktur: Kentli işçi-emekçilerin sınıf duyarlılıkları ve sınıf mücadelesinin çeşitli biçimlerine yatkınlıkları, bilfiil çalıştıkları mekânların ötesinde, yaşadıkları ve gündelik ilişkilerini kurdukları ortamın genel havasına ve eğilimlerine de bağlıdır. Bu anlamda, kentli işçi-emekçi kesimin kendi adına bir hareketlenme ile kentin bütününü de sarsması ne kadar olası ise, kent genelindeki bir silkiniş ve hareketlenmenin köşesinde edilgence oturan işçi-emekçiyi sarsıp kendine getirmesi de o kadar olasıdır.
SONUÇ: O KADAR UMUTSUZ MU?
Şehirdeki vahşi orman o kadar zalim değildir. İnsanlar üstünlüklerini ortaya koymak için birbirleriyle didişirler ama, yaşamak için artık birbirleriyle kavga etmiyorlar. Hayat hakkı eşit olmamakla birlikte herkese verilmiş. Dükkânlarda mamul biçimde mevcut: kesilmiş et, pişmiş ekmek, akar su, bir çatı altında yağmurdan korunmuş olarak nöbetçisiz uyuma imkânı, elektriklerle aydınlatılmış sokaklar, eczanede ya da hastanede ilaç (...) Bu ılık ortamın insanı ne derece çocuklaştırdığını ve burjuvalaştırdığını anlamak için o ortamdan çıkmak gerekir. (Regis Debray; Devrimde Devrim, çeviren: R. Güngör, Toplum Yayınevi, Ankara 1967, s. 68)
Okur, yukarıdaki cümlelerin belirli bir gerçekliğe karşılık düşen yanları ile abartılı ve sakıncalı sonuçlara götürücü içeriği arasındaki ayrımı iyi çizmek zorundadır. Kentlerde, kesilmiş etin, pişmiş ekmeğin, barınağın, ilaçların ve hastanelerin bulunması kuşkusuz önemlidir ve bu imkânların belirli bir rahatlama yaratacağı da söylenebilir. Ama asıl önemli olan, bu imkânların hiç de küçümsenemeyecek bir kesim için giderek sınırlanması, bir yerde de ulaşılamaz hale gelmesidir. Bu nedenle, konu hem dinamik bir yaklaşımla, hem de farklı boyut ve yönleriyle ele alınmalıdır. Kent, işçi-emekçi kesim için verdiğini zamanla alan, aldığı ağır basmak üzere hem veren hem alan bir mekândır. Üstelik, burada üzerinde durduğumuz konu sınıf mücadelesidir. Alıntıyı yaptığımız kişi ise, Nietzchenin izinde üstün insanı aramaktadır.
Sınıf mücadelesi, üstün değil sıradan insanların verdikleri bir mücadeledir.
Evrensel Kültür Dergisinin 129. sayısından alınmıştır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
- Arkadaşa gönder