İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve aydınlanmanın merkezi olan bir medeniyetin toprakları üzerinde yaşanan Yahudi Soykırım’ının yol açtığı travma, modernizmin çok çabuk bir biçimde barbarlığa dönüşebileceği tespitinin yaygın olarak kabulüne neden olmuştu. 41 yıllık bir zaman diliminde iki Dünya Savaşı ve yüzmilyonlarca ölüm, Batı Avrupa ülkelerinin bütünleşme sürecini tetiklemişti.
Savaş sonrasında özgürlük, demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları gibi temel değerler ile temel hak ve özgürlüklerin her türlü politik kararı belirlediği bir kıta yaratılacaktı.Yeni Avrupa’nın mimarları, bir zamanların düşman ülkelerinin ebedîyen barışarak, önce iktisadî alanda, sonra da politik olarak birbirlerine bağlanmalarını öngörüyorlardı. Gerçi »Soğuk Savaş«ın dayattığı güvenlik politikaları da belirli bir rol oynamaktaydılar, ama bazı yöneticiler daha 1950lerde »Birleşik Avrupa Devletleri« adı altındaki bir devleti dahi hayal etmeye başlamışlardı.
Gerisi biliniyor: 27 ülkenin üye olduğu Avrupa Birliği (AB), yaklaşık yarım milyarlık nüfusu ile (AB sınırları içerisinde) dünyanın en yüksek Gayri Safî Yurtiçi Hâsılası’nı yaratan dev bir »ekonomi mevkiî« haline geldi. Doğal olarak bugünkü AB hem yeryüzünün yoksulları, hem de çeper ülke yönetimleri ile sermayesinin çekim merkezi oldu.
AB üyeliği hedefinin bir devlet politikası olduğu Türkiye’de, içerisinde bazı sol akımların da bulunduğu muhalif kesimler, ülkenin AB’ne üye olmasının başta demokratikleşme olmak üzere, bir çok sorununu çözeceğini, refah toplumunun ve bireysel özgürlüklerin yaratılmasında büyük adımlar atılacağını savunuyorlar. Kapitalizm karşıtı kesimler ise AB’nin kapitalist bir proje olması gerekçesiyle, buna karşı çıkıyorlar. Parti kapatma davalarının, Ergenekon tartışmalarının, katliâmların, egemenler arası çatışmaların gündemi belirlediği bu dönemde – hele hele toplumdaki »AB üyeliği taraftarlığının« hayli azaldığı günümüzde – AB tartışmaları doğal olarak arka plana itiliyor.
Buna rağmen zaman zaman AB hakkında görüşler belirtiliyor; Ergenekon, hatta Kafkasya’daki savaş bağlamında »AB’nin çekiciliği« dile getiriliyor. Örneğin Nabi Yağcı 11 Ağustos 2008 tarihli Referans gazetesindeki köşesinde: »AP, AGİT üyesi ülkelerin girişimiyle tıpkı Balkan ülkelerinin güvenlik, istikrar ve refahı için yapılan pakt [1] gibi bir girişim acilen Kafkasya için de yapılmalı. (...) [Bu adım] ayrıca enerji politikalarımızın güvenliği [2] açısından da önemlidir« diyerek, »barışçı bir tek dünya rüyası«nın Avrupa tarafından gerçekleştirileceğini imâ ediyor. Veya Prof. Baskın Oran Taraf gazetesinde yayımlanan bir söyleşisinde »AB emperyalist olamaz ki« tespitini yapıyor. Yağcı ve Prof. Oran’ı okuyunca »sahiden mi?« demekten kendimi alıkoyamadım.
Şüphesiz tartışmalı bir konuda fazlaca polemiğe kaçan bir yazı, yazarını, inandırıcı olmayan ideolojik yaklaşım suçlamasına maruz bırakabilir. Bu açıdan AB’nin 2000’den bu yana değişen politikalarına – bilhassa dış politikasının askerî boyutuna – veriler ve son gelişmeler ışığında bakmak yararlı olacaktır. Okumakta olduğunuz bu analiz, Almanya’nın Tübingen kentindeki (verilerinin ciddiyetinin AB kurumları tarafından dahi kabul edildiği) »Militaristleşme Hakkında Enformasyon Merkezi« IMI’nin raporlarına dayanarak kaleme alınmıştır. AB ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda hangi sonuçların çıkarılacağına okur kendisi karar vermelidir. Bu yazı konuyla ilgili fikir üretmeye bir katkı sağlayabilirse, amacını fazlasıyla yerine getirmiş olacaktır.
AB’nin emperyal hırsları
AB üzerine, olumlu veya olumsuz, görüş bildirenlerin öncelikle AB politikalarında köklü değişimlerin yapıldığı gerçeğini teyid etmeleri gerekmektedir. AB’nin merkezindeki karar vericiler bu köklü değişimleri, AB’nin »küreselleşmenin meydan okumalarına karşı güçlü olma zorunluluğu« ile gerekçelendirmekteler.
Bilindiği gibi bu değişimin startı 2000 Zirvesi’nde karar altına alınan »Lizbon Stratejisi« ile verildi. ABD, Çin ve Hindistan ile giderek sertleşmekte olan rekabet konumu nedeniyle, AB’nin on yıl içerisinde dünyanın »en fazla rekabet yetisine ve gücüne sahip ekonomi mevkiî haline getirilmesi« karar altına alınmıştı. Bu kararı pratikte uygulayabilmek için içeride, yani AB üyesi ülkelerde radikal bir neoliberal dönüşüm süreci başlatıldı [3]. AB sınırları içerisindeki neoliberal dönüşüme paralel olarak ise dışarıda – özellikle AB genişleme stratejisi ve Komşuluk Politikası aracılığıyla – giderek agresifleşen bir liberalleştirme ve militaristleşme ajandası uygulamaya konuldu.
2004’de gerçekleştirilen AB Zirvesi, Doğu Avrupa ülkelerine yönelik genişleme kararıyla, AB’nin temel mutabakatlarında esaslı bir değişimi de sağladı. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’in AB’ni »iyi niyetli imparatorluk« olarak nitelendirmesi veya AB Komisyon Başkanı José Manuel Barroso’nun »AB... bir nevî imparatorluk« tanımını yapması bu bağlamda bir tesadüf değil elbette.
Rehn ve Barroso’nun söylemleri özünde AB’nin gerçekliğine işaret etmektedir. AB, 2000lere kadar üye ülkeler arasında hiyerarşileri az ve temel yaklaşımı eşitlikçi olan bir devletler üstü yapılanma iken, günümüzde tam anlamıyla bir emperyal dokuya bürünmüştür. İmparatorluklar (ve elbette emperyalizmler) için karakteristik olan belirgin hiyerarşi yapılanmaları, merkez-çeper arasındaki ciddî farklılıklar ve sürekli yayılma güdüsü AB’nin karakteristiği haline gelmiştir. Aynı şekilde karar vericilerin »emperyal« düzeni devamlı kılabilmek için giderek daha saldırgan bir biçimde (bir de »insan haklarını savunma« gerekçesiyle) askerî şiddeti kullanmaya artan hevesle yatkın oldukları aşikârdır.
Bugünün Avrupa Birliği, bir çekirdeğin etrafında kurulu ve karar mekanizmalarının giderek meşruiyetten uzaklaştığı bir Avrupa’dır. Almanya, Fransa, Britanya ve kısmen İtalya’nın oluşturduğu »Çekirdek Avrupa« merkezi oluştururlarken, bu merkez etrafında farklı güç ve etkinlik olanaklarına sahip »eski« üyeler, 2004 Zirvesi’nden sonra AB’ne katılan ve imtiyazları sınırlı yeni üye devletler ve AB Komşuluk Politikası’nın nesnesi olan ülkeler, bütün itibariyle değiştirilmesi olanaksızlaşan bir hiyerarşi daireleri birliğini oluşturmaktadırlar. Dış daireden, içerideki dairelere geçiş bütünüyle olanaksızdır.
AB’nin »emperyal« dönüşümünü en iyi biçimde gözler önüne seren, Doğa Avrupa ülkelerine yönelik genişleme stratejisidir. Doğa Avrupa ülkelerine, AB üyeliğinin önkoşulu olarak, henüz üyeliğe kabul edilmeden iktisadî yapılanmalarını Brüksel’de belirlenen »reformlara« göre yeniden düzenlemeleri zorunluluğu getirilmişti. Neoliberal iktisat politikasının yansıması olan bu dönüşüm sonucunda bu ülke ekonomileri bütünsel olarak Çekirdek Avrupa ülkelerindeki büyük tekellere karşı savunmasız hale getirildiler.
Brüksel’den dayatılan neoliberal dönüşüm, Doğu Avrupa’nın genç kapitalist ekonomilerini büyük tekeller ve küreselleşen malî piyasalar karşısında tamamiyle rekabet ve savunma yetisinden yoksun bırakırken, özelleştirme politikalarıyla kamunun elindeki büyüme olanağına sahip bütün güçlü işletmeler Çekirdek Avrupa sermayesine satıldı. Aynı zamanda, gene Çekirdek Avrupa yönetimlerinin zorlamasıyla değiştirilen AB Yapılanma Teşvik Programı’ndan yeni üye ülkelerin faydalanmalarına olağanüstü kısıtlamalar getirildi.
Aslında AB’nin kurulduğu günden bu yana önüne koyduğu temel hedeflerden bir tanesi, AB sınırları içerisinde adım adım gelir farklılıklarının dengelenmesiydi. Üzerinde uzun yıllar mutabakat sağlanmış olan bu temel hedef, Doğu Avrupa ülkelerine yönelik genişleme süreciyle iptal edildi. AB’nin yeni üye ülkelerinin şu andaki verili koşullar altında ekonomik açıdan eski üyelerle aynı seviyeye gelebilmeleri ve sonucunda »Avrupa«nın çeper ülkesi olma konumundan kurtulabilmeleri olanaksız hale geldi [4]. AB’nin günümüzdeki realitesi, AB’ne yeni üye olan Doğu Avrupa ülkelerinin uzun bir zaman boyunca Çekirdek Avrupa’nın ve küreselleşen malî piyasalar kapitalizminin – kısmî imtiyazlar tanınan, ama iktisat-sosyal-»güvenlik« politikalarında merkezî iradenin boyunduruğu altına sokulan – taşeron ülkeleri olmaktan öteye gidemeyeceklerini göstermektedir.
Artık kemikleşmiş olan bu ekonomik hiyerarşinin yanısıra, yeni üye ülkelerinin politik olarak da Çekirdek Avrupa’nın çıkarlarının boyunduruğu altına sokulmak istenmesi de ayrı bir göstergedir. »Lizbon Sözleşmesi« tam da bunu hedeflemektedir. Çünkü sözleşme AB içerisindeki iktidar ilişkilerini iki temel mekanizma üzerinden Çekirdek Avrupa lehine değiştirmeyi öngörmekte.
Birincisi, »Çifte Çoğunluk« başlığı altında en yüksek – ve aynı zamanda en az meşruiyeti olan – karar organı Zirve’de oy çoğunluğunun büyük ülkeler lehine değiştirilmesi. Buna göre, örneğin Almanya’nın oy oranı yüzde 8,4’den yüzde 16,72’ye çıkacak. Aynı şekilde Fransa ve Britanya’da bu değişimden faydalanacaklar. Böylelikle farklı imtiyazlara sahip diğer üye ülkelerin AB içerisinde kendi çıkarlarını savunabilmeleri, örneğin AB genelinden daha sosyal ve daha barışçıl bir politikayı yürütmek, engellenmiş olacak.
»Lizbon Sözleşmesi« ayrıca, ikincisi, »Sürekli Yapısal İşbirliği« adlı bir yapılanmayı öngörüyor. Bu yapılanma ile »güvenlik« ve savunma alanında, yani askerî alanda küçük bir grubun tüm üye ülkeler için geçerli olacak kararlar alması olanaklı olacak. Bu ayrıcalıklı grubun içerisinde yer alabilmenin kriterleri ise son derece yüksek: AB’nin bütün silahlanma programlarına katılıyor olmak ve AB’nin vurucu askerî birliklerine (Battlegroups) asker vermek. AB Silahlanma Ajansı’nın ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ne üye olmalarıyla cirolarını daha ilk yılda yüzde 25 artıran büyük silah tekellerinin kimin elinde olduğu, bu karar verici grubun AB adına alacağı kararların kimin lehine olacağına yeterince işaret ediyor. Zaten şimdiki AB Dönem Başkanı Nicolas Sarkozy bu yapılanmanın ardında yatan amacı geçenlerde açıklamıştı: altı büyük AB üyesi ülkenin oluşturacağı ve dış politika ile askerî alanda tek başına karar almaya yetkili bir »Müdürler Kurulu«.
Yayılmacılığın yeni aracı: Komşuluk Politikası
Küresel çapta derinleşen enerji krizi, enerji ve hammadde kaynaklarına ulaşım zorluğu, küresel piyasalarda ABD, büyümekte olan Çin ve Hindistan ile süren sert rekabet, Çekirdek Avrupa’nın AB’ni yeni adımlar atmaya zorlamasına neden oldu. Çünkü genel durum beraberinde önemli bir ikilemi de getiriyordu.
Çekirdek Avrupa bir taraftan AB’nin tüm çeper ülkelerini bağımlı kılmak ve bu ülkelerdeki neoliberal dönüşümleri hızlandırmak istiyor, ama diğer taraftan da AB’nin sınırsız genişlemesinin olanaksızlığını görüyordu. AB’nin sınırı olduğu diğer komşu ülkeleri üye olarak alması, hem iç politikada gösterilen »Avrupa’nın sınırları bellidir« yaklaşımına ters düşüyor, hem de güç oranlarının Çekirdek Avrupa aleyhine değişmesi tehlikesini içeriyordu.
Bu ikilem »Avrupa Komşuluk Politikası« adı verilen bir adımla çözülmeye çalışılıyor şimdi. Aslında »genişleme olmadan yayılma« olarak adlandırılabilecek bu adım yeni bir fikir değil. Lizbon sonrasında ortaya atılan ve daha sonra AB Komisyonu’nun 2002’de resmen kabul ettiği bir stratejidir. »Avrupa Komşuluk Politikası« özünde, ilişkiye geçilen ülkelerin AB’ne üyelik perspektifine sahip olmadan, Türkiye ile 1963’de imzalanan »Ankara Antlaşması« benzeri sözleşmelerle AB’nin çeperini genişletmeyi, »Büyük Avrupa Ekonomi Bölgesi«ni kurmayı ve Doğu Avrupa’nın yeni AB üyesi ülkelerindeki neoliberal dönüşümü diğer ülkelerde de gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.
Avrupa Parlamentosu’nda konuyla ilgili Komisyon Raporu tartışılırken basına yansıyan »Avrupa Komşuluk Politikası gerektiğinde komşuluk ilişkisine girilen ülkelerde rejim değişikliğini teşvik eder« cümlesi, AB karar vericilerinin bu strateji ile nasıl bir »komşuluk« izleyeceklerini açıkça gösteriyor. Şu anda toplam 16 ülkeye karşı uygulanan bu strateji, salt Avrupa ile sınırlı kalmayacak. »Avrupa Dış İlişkiler Konseyi« müdürü Mark Leonard stratejinin bu kadarla sınırlı kalmayacağını ve »Avrupa’nın çıkar alanının« toplam 80 ülkeyi kapsayacağını, görevine başlarken açıkladı bile.
Ancak yayılmacılığın açık bir kanıtı olan »Avrupa Komşuluk Politikası« artık Çekirdek Avrupa açısından yeterli bir açılım olarak görülmemektedir. Bu nedenle çeşitli stratejik adımlar üzerine kafa yorulmakta, farklı senaryolara alternatif çözüm önerileri hazırlanmakta. AB Komisyonu bu çerçevede 2005’de »Lizbon Stratejisi«nin dış boyutlarıyla ilgili bir strateji belgesi hazırlamış ve belgeyi üye ülkelerde tartışmata açmıştı. Sonuçta Ekim 2007’de AB devlet ve hükümet başkanları belgeyi onayladılar.
AB Komisyonu’nun 3 Ekim 2007 tarihinde kamuoyuna açıkladığı strateji belgesi, AB’nin neoliberal yayılmacılığının nasıl küresel çapta uygulamaya sokulacağını açıklıyor. Komisyon, »Avrupa’nın çıkarları – Küreselleşme çağında başarı« başlığını taşıyan belgesinde, »AB, küreselleşmeyi, örneğin küresel piyasa düzeninin yaratılmasını aktif olarak biçimlendirmelidir« hedefini koyarak, bunun yerine getirilmesi için gerek önkoşulları şöyle saptıyor:
»AB iç pazarının en uygun biçimde kullanılması (güçlü, yenilikçi, rekabetçi sanayii temeli; hizmetler iç pazarı; Avrupa normları); Avrupa’nın yeni sosyal durumuna reaksiyon gösterme; Küreselleşmiş Avrupa’ya göç (yeni bir bütünsel strateji; yasal göçten faydalanan, ama yasal olmayan göçü engelleyen politikalar); Karbonsuz bir gelecek için sürdürülebilir enerji politikaları ve Malî istikrarın güvence altına alınması.«
Yüzeysel bakıldığında akılcı gelebilecek bu tedbirlerin özünde gerek AB içerisinde, gerek »komşuluk« ilişkisinde olunan ülkelerde, gerekse de »azgelişmiş« ve »gelişmekte« olan ülkelerde yoksulluğu ve adaletsizliği derinleştireceğini ayrıca vurgulamaya gerek yok sanırım. Asıl vurgulanması gereken, AB’nin bu çizgiyi takip etmekteki kararlılığı. Bu nedenle AB Dönem Başkanı Sarkozy ve Fransa Hükümeti bu agresif neoliberal programı başkanlık döneminin temel belgesi olduğunu açıklıyorlar.
»Emperyal istikrar gücü AB«
Çekirdek Avrupa’nın karar vericileri AB tarafından uygulamaya sokulan bu neoliberal politikaların nelere yol açacaklarının gayet iyi farkındadırlar. Zaten bu nedenle iktisat ve »güvenlik« politikalarının bütünsel bir bakış açısıyla yönlendirilmesi gerektiği hemen her Zirve’de belirtilmekte. Çünkü uygulanan politikaların ve yayılmacılığın AB içerisinde ve dışarısında tepki çekmesi ve sonuçta bu tepkinin bir dirence dönüşmesi ciddî bir risk olarak görülmektedir.
Doğal olarak bu risk, »AB Komşuluk Politikası«nın ilgi alanı olan ülkelerde akut bir hâl alıyor. AB merkezinde karar verici mekanizmaların bir parçası haline gelmiş olan tekellerin temsilcileri yıllardan beri bu tehlikelere dikkat çekmekteler. Brüksel’deki salonlarda »küreselleşmenin meydan okumaları« üzerine yapılan hemen her toplantıda gündeme şu soru getirilmekte: »Küresel şirket yapılanmaları, AB üyesi olmayan ve politik ya da sosyal kargaşalarla boğuşan ulusal devletlerde nasıl korunabilir?«
Gerek AB, gerekse de Çekirdek Avrupa yönetimleri bu soruya »askerî çözüm« yanıtını getirmekteler. Örneğin Almanya’nın »güvenlik« politikalarını belirleyen »Beyaz Kitap« adlı belge, Federal Anayasa’da »Savunma Ordusu« olarak tanımlanan Bundeswehr’in (Federal Ordu) temel görevlerinden birisinin »Almanya ve AB’nin dünya piyasalarına serbest girişini ve hammadde rezervlerine engelsiz ulaşımı ile serbest dünya ticaretini korumak« olduğunu belirtiliyor. Bu nedenle Federal Hükümet, Almanya’nın çıkarlarının ta »Hindukuş’ta savunulması gerektiğini« vurguluyordu.
Aynı şekilde AB de »çıkarlarını« ordularla koruma gereğini savunuyor. Bu açıdan »Lizbon Sözleşmesi« emperyalist çıkarların nasıl »korunabileceğine« dair çeşitli tedbirler öngörmekte. Örneğin Sözleşme’de yer alan »Dayanışma Şartı«. Buna göre olası »terörist tehditleri engellemek için« ilk defa AB toprakları üzerinde orduya görev verilebilecek. 2006’da kurulan »European Gendarmerie Force« EGF, yani bir paramiliter polis gücünün kurulmuş olması tam da bu »Dayanışma Şartı«nın gereği olarak gösterilmekte. EGF birliklerinin temel görevi »ayaklanmaların engellenmesi«dir. »Lizbon Sözleşmesi«nin yürürlüğe girmesi durumunda AB üyesi ülkelerin hükümetleri sosyal ayaklanmaların, daha doğrusu »ayaklanma« veya »terörizm« olarak nitelendirilen toplumsal muhalefet hareketlerinin neoliberal politikalara karşı geliştirdikleri direnişleri bastırabilmek için AB ordu birliklerinden veya paramiliter polis gücünden yardım isteyebilecekler.
Kendisini »emperyal istikrar gücü« olaran tanımlayan AB, militarist çözümlere başvurmayı salt kendi sınırları içerisinde öngörmekle kalmıyor elbette. »Lizbon« AB’nin militaristleşmesi ve küresel çapta askerî gücünü kullanabilmesi için sayısız yasal gerekçeler sunmakta. Ve bu yasal gerekçeler, »Avrupa Komşuluk Politikası«nın öngördüğü »...gerektiğinde rejim değişikliğini teşvik etmek« ve küreselleşen tekelci yapılanmaları »AB dışındaki ulusal devletlerde gelişecek ayaklanmalara karşı korumak« için AB ordularının dünyanın her yerinde saldırı savaşlarını başlatmalarının yolunu açmaktadırlar.
IMI aktivistlerinden Jürgen Walter »attac 2008 Yaz Akademisi«ne sunduğu bir tebliğde [5], AB’nin açıktan sömürge politikalarına yöneldiğini ve »AB imparatorluğu«nun emperyalist yayılmacılığı orduları ile güvence altına alma stratejisini izlediğini vurgulayarak, AB Dış Politika Sorumlusu Javier Solana’nın danışmanı Britanyalı Robert Cooper’in söylediklerine dikkat çekmişti. AB Güvenlik Stratejisi’ni kaleme alanlardan birisi olan Cooper’in söyledikleri hayli açıklayıcı olduğundan, alıntı olarak buraya eklemek istiyorum [6]:
»Postmodern emperyalizmin iki temel unsuru vardır. Birincisi, küresel ekonominin gönüllü emperyalizmidir. [Gönüllü emperyalizm] normalinde IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası malî kurumların oluşturduğu bir uluslararası konsorsiyum tarafından uygulanır. [...] Postmodern emperyalizmin ikinci boyutu olarak ise komşunun emperyalizmi anılabilir. Hiç bir devlet komşu ülkede söz konusu olan istikrarsızlığa duyarsız kalamaz. Balkanlar’daki politik yolsuzluk ekonomisi, etnik şiddet ve kriminalite Avrupa için bir tehlike oluşturmaktaydı. Bu tehlikeye verilen yanıt, Kosova ve Bosna’da bir nevî gönüllü BM himâyesi yaratmaktı. [...] Çifte standartlar fikriyle yaşamak, postmodern dünyanın bir meydan okumasıdır. Kendi aramızda yasalar ve açık kooperatif güvenlik temelinde ilişki kuruyoruz. Ama söz konusu olan, postmodern kıta Avrupa’nın dışındaki geleneksel devletler olduğunda, o zaman geçmiş dönemin sert metodlarına – şiddet, önleyici saldırılar, aldatma gibi gereken her sert tedbire başvurmak zorundayız; hâlâ her devletin kendi başına var olabildiği 19. Yüzyıl’da yaşayanlarla başa çıkmak için. Kendi aramızda yasalara uyuyoruz, ancak bir ormanda operasyona giriştiğimizde, aynı şekilde ormanın yasalarını uygulamalıyız.«
Dikkat edilirse »orman yasalarını uygulayan«, sayın Prof. Oran’ın »...emperyalist olamaz ki« dediği AB’dir. Yani sözüm ona Türkiye’ye demokrasi getirmeye yarayacak devletler üstü kurum. Olursa da, ne demokrasi olur ama!
AB çok demokratik (!) bir biçimde »küresel ekonominin gönüllü emperyalizmini« son derece anlaşılır nedenlerle reddeden ülke ve toplumlara askerî gücü ile doğru yolu(!) gösterecek. Kendi coğrafyasında görece refah, zenginlik ve demokrasi, ama diğer bölgelere diktatörlük, zorbalık, yoksulluk, şiddet ve sömürü. Kendine gelince demokratik hukuk devleti kuralları, diğerlerine ise orman yasaları!
Sonuç yerine yok
AB elitlerinin kendi ağızlarından çıkanlar ile karar verici mekanizmaların aldıkları kararları (sadece bir kısmını) – pek derinlemesine olmasa da – burada belitttikten sonra, kalkıp sonuç yerine başlığı altında derin tespitler yapmaya çalışmak saçma olurdu. Bence okur kendisi karar vermelidir: Sayın Nabi Yağcı’nın beklentisi olan »barışçıl tek bir dünya« bu AB ile olanaklı mıdır, değil midir? Ya da; sayın Prof. Baskın Oran’ın »AB emperyalist olamaz ki« tespiti doğru mudur, değil midir? Gerçekler bu denli barizken, karar vermek pek zor olmasa gerek.
Berlin, 13 Ağustos 2008
Notlar:
[1] Aslında bu »pakt«ın kendisi son derece tartışmalı. Balkan ülkelerinin – AB’ne üye olanlar dahil – bugünkü durumuna bakıldığında, Slovenya ve Hırvatistan’ın ekonomik gelişmesini dışarıda tutarsak, hangisinde istikrar, güvenlik ve refahın sağlanmış olduğu gösterilmeli. Aksi takdirde bu boş bir iddia olmaktan öte gidemeyecektir.
[2] Gene bir not düşmek zorunda hissediyorum kendimi. TKP ve TBKP yöneticiliği yapmış bir kişinin egemen neoliberal söylemi içselleştirmiş olduğunu görmek, beni yadırgatıyor. Sanki günümüz Türkiye’sinde enerji politikalarını meşru demokratik bir kurum, halk lehine belirliyormuş gibi »enerji politikalarımız«dan bahsetmek ve de »enerji politikalarının güvenliği« söyleminin günümüzdeki yayılmacı savaşların ve işgallerin gerekçesi olduğunu unutarak, ayrıca Rusya ve Gürcistan arasındaki savaşın gerçek nedenlerini kaale almayarak »güvenliğe« vurgu yapıyor olmak, bence son derece düşündürücü bir durumdur.
[3] Öyle zannediyorum ki, Türkiye’ki liberal anlayış sahipleri de, aynı Avrupa’daki muhafazakâr, sosyaldemokrat ve liberal kesimlerin kabul ettiği gibi, bu ekonomik ve sosyal tedbirlerin, temel paradigması »özelleştirme, esnekleştirme, özgürleştirme« olan neoliberal politikalar olduğunu teslim ediyorlardır. (Burada »liberalliği« kimilerinin yaptığı gibi bir hakaret anlamında kullanmıyor, sadece Marx’ın »varoluş bilinci belirler« tespiti temelinde değerlendiriyorum)
[4] Tabii AB üyesi oldukları sürece ve daha değişik bir gelişme sürecini izlememe durumunda.
[5] Bkz.: http://www.imi-online.de
[6] Bkz.: Robert Cooper, »The new liberal imperialism«, 7 Nisan 2002 tarihli The Observer
Koxuz.org
