Çatlayan statükodan saçılan darbecilik



Çatlayan statükodan saçılan darbecilik

"İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden daha ağır olanı devrimci demokrat ve sosyalist kesimlerin yaşadığı politik taktik dağınıklıktır. Bu durum tam anlamıyla kitlelerin kafadan silahsızlanması anlamına geliyor. Bu gerçeklikte halkların ittifakı temelinde bir politik merkezin inşası hayati önem taşıyor. Çatı partisi girişimi böylesi bir tarihsel göreve aday konumdadır"

Özgür Demir

Statükocu güçlerin birbirine bağlı iki yönlü girişimi son süreçte politik ortama damgasını vuran temel gelişmeler oldu. Bunlardan ilki Ergenekon çetesine yapılan operasyonla açığa çıkan darbeciliktir, ikincisi ise ‘yargı darbesi’ niteliğindeki AKP’ye yönelik kapatma davasıdır. Akp'nin iktidara geldiği ilk günden beri statükocu güçler kapatma davaları, siyasi yasaklamalar, emuhtıralar la aktif bir muhalefet yürütüyorlardı. Fakat gelinen noktada bu müdahalelerin hem şiddeti bakımından hem de darbeci eğilimlerin çeşitlenmesi bakımından yeni bir boyuta yükseldiği anlaşılıyor. Sözü edilen güçler içinde askeriyenin gerek silah tekelini elinde bulunduruyor olması gerekse sahip olduğu tarihsel konum bakımından öncü misyonu vardır. Dolayısıyla bu kanaldan gelen darbecilik girişimleri kanlı iç çatışmalar, beklenmedik ve ağır siyasi krizler yaratmaya daha fazla yeteneklidir.

Ergenekon ve ardındaki darbeci eğilimi tekil ve artık açığa çıkmış bir olgu olarak değerlendirmemek gerekir. Benzer girişimlerin çeşitli boyut ve kılıklarda ortaya çıkmasına zemin hazırlayan koşullar fazlasıyla müsaittir.

Ergenekon operasyonu ve hiyerarşinin çatlaması

Ortaya dökülen bilgilerden anlaşıldığı üzere 2003 yılında; AKP hükümeti daha birinci yılını doldurmadan; genelkurmayın içinde bir darbe hazırlığı yapılmış fakat bu girişim genelkurmay hiyerarşisini aşamadığı için gerçekleştirilememiştir. Yukarıdan aşağı sonuca ulaşamayan darbeci eğilim; askeriyenin bürokrasi ve sivil alandaki ayaklarını da kullanarak, derneklerde – siyasi partilerde örgütlenmiş, sahip oldukları medya aracılığıyla ve çeşitli provokatif eylemlerle kitleleri kışkırtarak bu kez aşağıdan yukarı doğru hedefine varmaya çalışmıştır. Ergenekon çetesiyle açığa çıkan Hrant Dink’in öldürülmesi, Danıştay baskını, bombalamalar gibi provokasyonlar On iki eylül öncesinden bu yana genelkurmayın kullandığı ve 25 yıldır süren savaşta geliştirdiği sindirme metotlardır.

Ergenekon çetesinin başında gözaltına alınan Jitem’in kurucusu Veli Küçük; Gazi provokasyonundan Hizbul kontraya yargısız infazlardan bombalamalara kadar her türden kirli savaş metodunun yaratıcısı ve uygulayıcısı konumundaydı. Susurluk olayından bu yana deşifre olmuş ancak genelkurmay himayesi altındayken yargılanmak bir yana kahraman itibarı görmüştü. Bu kirli savaş paşasının marifetlerini genelkurmaydan sonra darbeci eğilimin de hizmetine verdiği anlaşılıyor. Şemdinli olayında suçüstü yakalanan jandarma astsubayının bile cezalandırılamadığı mevcut koşullarda, Jitem’in kurucusuna dönük bir operasyon yapılabilmesi elbette taşra bezirganlarının cesaretiyle değil genelkurmayın operasyona onay vermesiyle açıklanmalıdır. Bunlarda; yani ne darbecilikte, ne de kirli savaş metotlarında bir yenilik yoktur. Yeni ve önemli olan askeriye kaynaklı provokasyonların artık genelkurmay hiyerarşisinin dışında da gerçekleştiriliyor olmasıdır.

Darbecilerin sayısı artmıştır. Eskiden tek merkezden gelen darbe tehdidine, Latin Amerika için söylenen ‘erken kalkan askerin darbe yapması’ gibi yenileri eklenmektedir. Elbette bu olgu tek başına ne AKP karşıtlığıyla açıklanabilir, ne de birkaç muhteris generalin iktidar hırsıyla. Bunun için sivrisineklere değil bataklığa bakmak gerekir.

Kirli savaşın yarattığı güç odakları

TC devletinde Askeri bürokrasinin en ayırt edici özelliği katı bir hiyerarşi içinde davranmalarıdır. Emeklilikte bile yaşam alanları, yaşam tarzı belirlenmiş ve Oyak üzerinden sahip olduğu ayrıcalıklar güvenceye alınmıştır. Bu nedenle emeklilik sonrasında da çatlak ses çıkmaz. Fakat 25 yıldır süren kuralsız savaş sözü edilen hiyerarşide büyük deformasyonlara yol açmıştır. Kürt illerinde sorgusuz sualsiz her şeyi yapma yetkisiyle donatılan askeri görevliler, işledikleri suçların hiçbirisinden yargılanmamış hatta bu yönde teşvik edilmiştir. Giderek savaş ekonomisinden nemalanan ve bunu süreklileştirmek için bizzat kendisi çatışma yaratan çeteler türemiştir. Portekiz, İspanya, Fransa, İngiltere gibi sömürge politikası yürüten bütün devletlerde bu tarz unsurlar ortaya çıkmış ve halka çevirdikleri silahı sahiplerine çevirmekten de çekinmemişlerdir. Lağvedilen özel kuvvetler, Atabeyler, Sauna çetesi vb. bizdeki bilinebilen örneklerdir.

Kirli savaşın yarattığı oluşumları sadece suç örgütleri olarak değil, daha ötesi yürütülen politikaları kendi eğilimlerine göre değişikliğe uğratan güç odakları olarak görmek gerekir. Güçlenmeye devam ettikleri oranda genelkurmay yönetimiyle aralarındaki ilişki bir hiyerarşi ilişkisi olmaktan çıkıp zımni bir ittifak ilişkisine dönüşmek zorundadır. En son ABD nin iznini ve istihbaratını verdiği sınır ötesi operasyonun beklenmedik bir tarzda geri çektirilmesinin ardında sözü edilen güç odaklarının operasyonu kendilerine göre eğip bükmelerinin payı vardır.

Emperyalizmin geleneksel kurumları yeniden biçimlendirmesi

Genelkurmayın egemenlik ilişkileri içindeki yeri Osmanlıdan gelen özel bir konuma sahiptir. Bu konum benzer ülkelerde sermaye lehine kırılmış ve ayrıcalıklar geleneksel kurumların elinden parça parça alınmıştır. Fakat bizde aynı sonuç emperyalizm ve soğuk savaş koşulları nedeniyle gerçekleşmemiş, sivil siyaset krizlerle çözüldükçe; darbeler ve MGK üzerinden daha da baskın bir güç haline gelmiş, üniversiteler, sivil bürokrasi ve partiler alanında oluşturduğu ayaklarıyla toplum üzerindeki etkinliğini genişletmiştir.

90'lardan sonra emperyalizmin dünyaya dayattığı neoliberal politikalar ve küreselleşme hukuku; bağımlı ülkelerdeki ekonomi ve siyaseti radikal tarzda yeniden biçimlendiriyor. Kit'lerin tasfiyesi, borsa, gümrük birliği, özelleştirmeler, tahkim yasaları ekonomideki biçimlendirmenin çeşitli unsurları olarak hayata geçirildi. Siyasi alanda ise; Kamu Iktisadi Teşekküllerinin yarattığı değer üzerinden kitlelerle patronaj ilişkisi kurarak siyaset yapan geleneksel merkez partileri 90’lardan sonra çözülmeye başlamış, emperyalizmin hükümet kurma - devirme operasyonlarıyla yeni bir biçime sokulmuştur. Benzer şekilde ABD’nin stratejik ihtiyaçları ve AB yasalarıyla; askeri ve sivil bürokrasinin geleneksel egemenlik alanları da daraltılıp yeniden biçimlendiriliyor.

Emperyalizm geçmişte yaşattığı ve kullandığı iktidar yapılarını bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden düzenliyor. Böylesi bir gerçeklikte; Genelkurmay ayrıcalıklarını yitirmemek için bir yandan; savunma sanayisi ve bir sermaye grubu olarak Oyak holding üzerinden iktisadi ayaklarını güçlendirirken diğer yandan siyaseten kendini gündemleştirdiği Kıbrıs, irtica ve Kürt sorununa tutunuyor.

Genelkurmayın aynı zamanda bir sermaye grubu olması sözü edilen biçimlendirmeye göre belli bir düzeyde kıvrılma olanağı verirken, alt kademeler tüm iktisadi ve siyasi ayrıcalıklarından mahrum edilecektir. Genelkurmayın denetimindeki sermaye doğası gereği merkezileştikçe, bir kooperatif olarak kurulan Oyak amacından uzaklaşıyor ve alt kademeler ekonomik imkanları bakımından da dışlanmış oluyor. Profesyonel ordu adı altında paralı askerliğin de başlatıldığı dikkate alınırsa askeriye içinde bir nevi "burjuvalar" ve "emekçiler" kategorisi yaratılmış oluyor.

Hilmi Özkök’ün darbeyi engellemesinin nedeni ‘demokratlığında’ değil sermaye grubu olmaları gerçeğinde aranmalıdır. Aynı şekilde ‘genç subayların rahatsızlığını’ ise esas olarak türban veya irtica meselesinde değil ayrıcalıklı konumlarını kaybetme korkularında görmek gerekiyor. Sözü edilen gerekçeler nedeniyle askeri bürokrasi; geleneksel hiyerarşinin dışına çıkmakta tereddüt etmeyen, hem politikaları kendi eğilimlerine göre eğip büken, hem de Ergenekon çetesi gibi iktidardan pay almak isteyen güç odaklarının olduğu, heterojen bir yapı olarak değerlendirilmelidir.

Çetenin arkasındaki generallerin yargılanmamasını sadece sivillerin cesaretsizliğiyle açıklamak yetmez, içerideki güç dengelerinin buna engel olduğunu da görmek gerekir. Yargılanmadıkları oranda yenileri ortaya çıkmakta daha cüretli olacaktır.

Kapatma davası ve AKP nin konumu

AKP bir uzlaşma ve taviz hükümetidir. Bir önceki hükümeti yarattıkları ekonomik krizle alaşağı eden güçlerin geçici uzlaşmasının ürünüdür. Ve ancak emperyalizme ve finans kapitale verdiği sınırsız tavizler karşılığında bu uzlaşmayı arkasında tutabilmektedir. Geçmişte ekonomiyi altüst eden siyasi krizlerden çok daha derinleri yaşanıyor olmasına rağmen, uluslararası güçlerin finansal desteği hükümeti ayakta tutuyor.

AKP; ne ANAP ve DYP gibi finans kapitalin organik temsilcisi, ne de CHP gibi statükocu güçlerin uzantısı konumuna sahiptir. Dayandığı Anadolu sermayesi egemen sınıf klikleri içinde en güçsüz olanıdır ve bu nedenle yönlendirilmeye ve etkisizleştirilmeye daha fazla müsaittir. Sahip olduğu oy oranlarının yüksekliğine rağmen, tam anlamıyla bıçak sırtı bir zeminde hükümet etmektedir.

Yaşanan gerilimde laiklik sadece işin görüntüsüdür. Tayip ne kadar sahte müslümansa laiklik gerilimi de o kadar sudan bir bahanedir. Sorun statükocu güçler açısından elbette türban sorunu değil, emperyalizmin yeniden biçimlendirmesinin kaybettirdiği geleneksel iktidar olanaklarını koruma sorunudur. Kapatma davasıyla AKP hükümetini belirsizliğe sürüklemek, Kürt sorunu, anayasa sorunu gibi temel konularda etkisizleştirmek ve AKP’ nin ardındaki güçlere ‘Kürt sorununu da, demokrasi sorununu da yalnız bizimle çözebilirsiniz’ mesajı verilmek isteniyor. Fakat statükocu güçlerin bu hamlesine ne AB - ABD emperyalizminden ne de yerli finans kapitalden destek gelmemiştir.

Davanın kapatma ile sonuçlanma ihtimali zayıftır, buna rağmen AKP kapatılsa bile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi, arkasındaki uzlaşma devam ettiği sürece daha da güçlenerek iktidara gelebilecekleri açıktır. Ayrıca burjuva merkez partilerinin çözülmüş olması nedeniyle henüz AKP ye karşı ciddi bir alternatif de üretilebilmiş değildir. Mevcut gerilimden daha şiddetlilerinin anayasa tartışmalarında yaşanacağı açıktır. Anayasanın türban vs gibi konularından çok daha önemli olan maddeleri Kürt meselesi ve askeri sivil bürokrasinin egemenliğini daraltacak düzenlemelerdir.

Anayasalar egemen sınıf kliklerinin güç dengesine ulaştığı koşullarda bu dengenin kurallarını belirleme işlevi üstlenen metinlerdir. Fakat 90 lardan bu yana uygulanan neoliberal politikaların bir sonucu olarak egemen sınıf içi geleneksel ittifak ilişkileri çözülmüş, ülke üzerindeki emperyalist paylaşım mücadelesi içsel bir olguya dönüşerek saflaşmayı daha da keskinleştirmiş ve bu durumun değil ki bir anayasa etrafında uzlaşma sağlanabilmesini, mevcut siyasal kurumsal yapıyı da sürekli deformasyona uğratan etkileri olmuştur. AKP hükümetinin böylesi bir çatışma sürecini ne kadar yönetebileceği siyasi geleceğini belirleyecek esas konudur.

Kırk katır mı kırt satır mı ?

Egemen sınıf kliklerinin kendi it dalaşlarında halkların önüne koyduğu seçenek budur. Ya demokrasi kavramının ardında gizlenen AKP hükümetinde; emperyalizme sınırsız teslimiyet ve tarikatların egemenliği, ya da ‘bağımsızlık’, ‘ laiklik’ maskesiyle her türden demokratik hakkın boğulduğu ve yine emperyalizme hizmet eden darbecilerin faşizan hükümranlığı.

Elbette bu klikler birbirlerine üstünlük sağlayabilmek için kitlelere muhtaçtır. ‘Ulusalcılık’ ve ‘demokratlık’ kavramlarını kullanıyorlar ve, kitle dinamiğini bu parantezlere hapsedebildikleri oranda etkisizleştirip , bir bütün olarak egemen sınıfa hizmet ettirmeyi başarıyorlar. Cumhuriyet mitingleri bu durumun açık örneğidir. Bir tarafın politikasına sermaye olma tehdidi kadar, klikler arasında ortaya çıkacak gerici uzlaşmanın da halklara kaybettireceği açıktır.

Darbe ve kriz tehditleriyle dolu bir yakın gelecekle karşı karşıyayız. Politik taktik mücadele böylesi bir süreçte hayati önem taşıyor. Kürt halkı bu konuda bir örgütlülüğe sahiptir. Ancak batıda işçi ve emekçiler mücadele araçlarını ve mevzilerini büyük oranda yitirmiş, sendika bürokrasisinin insiyatifinde sözü edilen parantezlere kapatılmış durumdadır. Az çok canlılığın olduğu alanlarda ise dar ekonomik mücadelenin ötesine geçilememektedir.

İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden daha ağır olanı devrimci demokrat ve sosyalist kesimlerin yaşadığı politik taktik dağınıklıktır. Bu durum tam anlamıyla kitlelerin kafadan silahsızlanması anlamına geliyor. Bu gerçeklikte halkların ittifakı temelinde bir politik merkezin inşası hayati önem taşıyor. Çatı partisi girişimi böylesi bir tarihsel göreve aday konumdadır.

Geçmişte halklar arasında kurulan ittifaklarda Kürt halkının gündemi süreci belirliyor ve güç eşitsizliği ortak davranışı büyük oranda sınırlıyordu. Fakat devlet katında yaşanan siyasi krizler halkların gündemini her geçen gün daha fazla ortaklaştırmaktadır.

Sistemin iradesi çatallanırken, halkların iradesini birleştirmek devrimcilerin önünde duran temel görevdir.



  

Özgür Demir
solforum.net@gmail.com