68 Hareketi ve Kemalizm (2) - Xwe Metin Ayçiçek



Kemalizm’in ‘Anti-Emperyalizm’ yalanı

Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizm’e eklemlenme eğilimi Komünist Partisi tarafından daha 1921 yılında dillendirilmekteydi. Şefik Hüsnü, Anadolu işçi sınıfının zayıflığıyla gerekçelendirerek şu saptamayı yapar: “Esasen bizde Marx’ın devrim için gerekli gördüğü maddi koşullar henüz gerçekleşmemiştir… Cumhuriyet yöneticilerine geniş bir kredi açmıştık. Yazılarımızda bu yönde devrimimizin geliştirilmesini hükümetimizden diliyorduk. Böylece kaderimizi elinde tutanlara bizi kurtuluşa götürecek en kestirme yolu gösterdiğimiz kanısındayız.” (Şefik Hüsnü. Türkiye’de Sınıflar.)

Bir komünistin, “kaderimizi elinde tutan” burjuva devletten ‘kurtuluş’ beklemesi; devrimin önderliğini ‘hükümetimiz’ sözcüğüyle tanımlanan burjuva Kemalist devlete havale etmesi, onu sıradan bir burjuva reformistle aynılaştırır ve elbette bunun Marksizm’le bir ilişkisi olamaz.

Bu anlayış, değişik versiyonlardan geçse de, “işçi sınıfına güvensizlik” diye ifade edebileceğimiz özünü aynen koruyarak Kıvılcımlı, Mihri Belli gibi orduya tapınan milli-sosyalistler üzerinden 68’e kadar ulaşır. Geleneksel sömürgeci oligarşik devlet değişim olasılığı ile karşı karşıya kaldığında gerçekleştirilen ve sosyalist sol tarafından da hayali gerekçelerle taçlandırılarak ‘özgürlükçü-devrimci-ilerici’ olarak tanımlanan 27 Mayıs Askeri Darbesi’nin yarattığı burjuva devlet, 68’in düşlediği sosyalist devlet modelinden hiç de geride değildi. Bu nedenle gerici 61 Anayasası “özgürlükçü” olarak tanımlanarak sosyalistlerin koruması altına alındı.

Kemalizm’den çok ağır etkilenen THKO’yu bir yana bırakarak sosyalizmi en ‘bilimsel’ boyutundan yakaladığını varsaydığımız THKP’nin Kesintisiz Devrim’ine bakalım. Kemalizm, “küçük burjuvazinin en sol kanadının milliyetçilik tabanında anti-emperyalist tavır alışı” olarak yorumlanır ve temel ittifak olarak kabul edilir. THKP Davasında yapılan siyasi savunma, sanki bir sosyalist davanın savunması değil de, Kuvvayı Milliyeci ulusal kurtuluşçuların savunmasıdır: “Ülkemizde ulusun çıkarlarını dile getiren iki politik güç ve akım vardır. Bunlar: 1) Sosyalistler ve sosyalist akım, 2) Kemalistler ve Kemalist akım. Devrim bu iki Milli Kurtuluşçu akımın örgütsel ittifakı ile zafere ulaşacaktır. Yani kurulacak olan Milli Cephe, sosyalist ve sosyalist olmayan milli kurtuluşçuların ortak ittifakının cephesidir… Türk ordusunun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan ilk Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen de anti-emperyalizmdir, milliyetçiliktir... Görülüyor ki, tıpkı bugün olduğu gibi, 1. Kurtuluş Savaşı sıralarında da Milli Kurtuluşçular ile -aynı zamanda Milli Kurtuluşçu olan- Marksistler arasında zıtlık yoktur, tam tersine aynı hedef doğrultusunda bir güç birliği vardır. O dönemdeki mücadelenin hedefi ise, bugün (1972) olduğu gibi ‘Tam bağımsızlıktır.’ …Seçtiğimiz yol, Gazi Mustafa Kemal’in açtığı yoldur. O’nun başlattığı Anadolu ihtilâlinin yoludur…” (THKP Savunması)

Anadolu Hareketi’ni ve Kemalizm’i anti-emperyalist olarak ve hele de sömürgeci bir devletin silahlı gücü olan bu orduyu devrimci olarak tanımlamak birçok açıdan ağır bir yanılgı idi. Kemalizm, İstanbul ve Anadolu’nun işgali nedeniyle, sömürü pastasından pay almakta daralmış olan Osmanlı (İstanbul-Anadolu) ticaret burjuvazisinin ve egemen sınıflarının bütünsel olarak emperyalizme karşı değil ama kapitalist batı sermayesinin ‘açık fiili işgaline’ karşı tutum alışıydı. Burjuva içerikli, burjuva önderlikli bir hareketti.

Birincisi, Kemalist iktidar, işgal yıllarında bile emperyalizmle bütünleşme doğrultusunda somut adımlar atmıştı. İşgal devam ederken, Meclis’in Ereğli bölgesindeki maden imtiyazını İtalyan Terni şirketine satması; dışişlerinin Londra Konferansı’nda yaptığı ticari antlaşmalar; Chester Projesi kapsamında İngiltere’ye sunulan imtiyazlar işgalci emperyalistlerle gerçekleştirilmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde (Şubat-1923) kapitalizmin benimsendiğinin resmi ilanı ve Batı sermayesine yapılan yatırım daveti, Kemalizm’in emperyalizmle bütünleşme çağrısıdır.

İkincisi, Anadolu hareketinin öncü kadrosunun dayandığı programın sınıfsal temeli, işçiler-köylüler-yoksullar değil, tersine bir kısmı feodaliteden kalma bir kısmı ise gelişmekte olan kapitalizmin içinden yeni palazlanmakta olan varlıklı sınıflardır. Zorla göçertilen Rumlar, soykırıma uğratılan Ermeniler, yok edilen Asuriler ve Anadolu-Mezopotamya topraklarının diğer yoksul halklarının gasp edilen aşları ya da servetleri bu egemen sınıfların gelişimi için harcanmıştır. (İş Bankası’nın kuruluşu vb.) Bu sınıfların, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizme ulaşma ihtirası kaçınılmazdır.

Üçüncüsü, Osmanlı’dan devralınan sömürgeler Misak-ı Milli kapsamında tutularak, açıkça ve eylemli olarak savunulur. Örneğin sadece 1924-1938 arasında Kürt özgürlük istemlerine karşı 17 büyük katliam gerçekleştirilmiştir. Kemalist (milliyetçi) sol bütün bu Kürt başkaldırılarının özgürlük istemi olduğu gerçeğini görmezlikten gelerek milli devleti koruma güdüsüyle hareket etmiş; Çinci, Arnavutçu, Sovyetçi akımlar Kürt isyanlarını ‘kökü dışarıda’ kışkırtmalarla değerlendirip ‘mahkum’ etmiştir.

Son 20 yıl içerisinde Türkiye’de gerçekleşen politik olayların pek çoğunda sosyalist solun tavır alışında bu milliyetçi-Kemalist refleks bütün çirkinliğiyle sırıtır.
Devam edeceğiz.

aycicek@gmx.net
 
08 Agustos 2008

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA