Bu film iş yapmaz!



Tekrar filmlerinin hiçbirini sevmedim bugüne kadar. Hepsinin ortak özelliği ilk versiyonlarının sahip olduğu daha önce pek rastlanmamış hikâyelerin seyircinin ilgisini çekmesidir. Ancak bu filmlerin diğer ortak bir yönü de devam filmlerinin hepsinin ilk filmdeki hikâyenin zorlanmasıyla ortaya çıkarılan hikâyelere dayandırılmasıdır. Yani özünde aynı hikâye üzerinden yeni bir hikâye çıkarılmaya çalışılır da başarılamaz bir türlü. Amaç ilk filmin topladığı ilgi üzerinden diğer filme gelecek izleyicilerin paralarını toplamaktır. Bunların en bilinen örnekleri olarak Yüzüklerin Efendisi, Oceans Eleven, Matrix, Karayip Korsanları olarak sıralanabilir.

Türk sinemasında ise devam filmi sayılabilecek yapımlara komedi filmleri(Hababam Sınıfı, İnek Şaban serisi vs.) dışında pek rastlanmıyor. Tabii Kara Murat ve Tarkan serileri de var hatırı sayılır seriler arasında ama bence onları da komedi alanında sayarsak pek itiraz eden çıkmaz sanırım.  Sinema sektöründeki bu boşluğun bir başka alanda gayet iyi yapımlarla doldurulduğu dikkatli gözlerden kaçmıyor olsa gerek. Şu günlerde de siyaset alanındaki bir tekrar filmi yine gündemde. Evet doğru tahmin ettiniz. Laik-Şeriatçı çatışması.

Bu filmin ilkini 28 Şubat sürecinde görmüştük ülke olarak. Yurdu etkisi altına almış olan şeriat tehlikesi(!) ilerici(!) ordumuzun müdahalesiyle savuşturulmuş ve ülke olarak huzur içinde uyuyabilmiştik. O günlerde bu senaryo halkın yoğun ilgisini toplamış, her yerde konuşulur olmuştu. Bunun başlıca sebebi o güne kadar ülkemizdeki Siyasal İslamcı yapılarla her zaman yan yana duran, onlara her türlü imkânı tanıyan devlet kurumlarının bir anda onları karşısına alması ve o günlerde onun en popüler temsilcisi olan Refah Partisi'ni iktidardan indirmesi oldu. Olanlar öyle garipti ki sanki İmam-Hatip Liseleri’ni kuran zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini kitaplarına koyan, solculara karşı televizyonlardan gazetelerden karalama kampanyaları yaparken en çok da din meselesini kullanan ordu başka orduydu.

Bu filmin ikincisi 2002 seçimlerinde tekrar sahneye konulmaya çalışıldı. Ama o günlerde ekonomik krizin etkileri çok yoğun yaşandığından bir süreliğine etkilendi. Yalnızca o dönemde biraz Doğan Medyası, biraz Deniz Baykal çıkıp “Ak Parti tek başına iktidara gelecek aman oyunuzu CHP’ye verin yoksa geçmişe döneriz” söylemlerini dillendirdi ama pek de gündem olmadı. Ta ki geçen yılki Cumhurbaşkanı sürecine kadar da bu olay pek gündeme gelmedi. Zamanlama gerçekten mükemmeldi doğrusu. Seçimlere 1 yıldan az kalmıştı ve kılıçları çekme zamanı gelmişti. İnsanların kendisine oy vermesinin tek nedeninin “şeriat paranoyası” olduğunun çok iyi farkında olan Deniz Baykal ve partisi için aradıkları fırsat doğmuştu. Ak Parti yönetim ekibi ise bu oyunun en çok kendi işlerine geldiğinin farkındaydı. Sonuçta Temmuz 2007 seçimlerinde halkı tabiri caizse ölümü gösterip sıtmaya razı ettiler. CHP ise her ne kadar Cumhuriyet Yürüyüşleri sonrasında gaza gelip seçimden galip çıkma gibi hesaplara girişse de kendi gerçekliğinden bakıldığında seçimden anamuhalefet olarak çıkıyor, MHP ve DTP’nin de meclise girmesiyle Ak Parti’nin 376'nın altında kalmasıyla da rahat bir nefes alıyordu.

Seçimler bitti, Cumhurbaşkanı seçildi, bir sonrakini de halk seçecek kurtulduk artık bu gündemden derken ilginçtir yine bir seçim öncesinde bu kez ters taraftan gelen bir darbe ile filmin üçüncü bölümü sahneye konuldu. Bu kez bu tür gerilimlerin kendisini güçlendirdiğini iyice özümseyen Tayyip Erdoğan'ın İspanya’da yaptığı bir konuşmada "Türbanın velev ki siyasi simge olarak takıldığını düşünün. Bunu suç kabul edebilir misiniz?" demesiyle Şeriat Tehlikesi(!) tekrardan gündeme geldi.

Karşı taraftan yükselen seslerden ise en çok duyulanlar “Türban her yere girecek” ve “Türban serbest bırakılırsa bu sefer de türbansızlar baskı altında kalacak” oldu. Tabii bir de gidip kabak tadı veren “Ata’ya şikâyet” hareketleri vardı da onları kimse kale almadı. Sanırım yakın zamanda Anıtkabir ziyaretleri de olası.

İsterseniz Erdoğan’dan başlayalım. Evet, siyasi simgeler yasaklanamaz ve yasaklanmamalıdır. Bu konuda hemfikiriz kendisiyle. Ama ilginç olan üniversitelerde yasaklanan baskı altına alınan türban dışındaki siyasi simgeler de olduğu. Ve bunların her nedense kendisi tarafından pek gündeme getirilmediği. Bugün televizyonlarda bahsettiği “özgürlükler ülkesi Türkiye” olma sözünde samimi ise üniversitelerin kapılarındaki pek çevik ve içindeki sivil polisler ile bekçi elbiseli sivil özel güvenliklerin oralarda ne işleri olduklarını, üniversitelerdeki soruşturmaların siyasi özgürlükle ne ilgisi olduğunu da açıklamalı. Ya da üniversite dışına çıkarsak şu meşhur 301 meselesinin neden aylardır çözülemediğini ve çözmek yerine neden uyduruk bir değişiklik yapmakla yetinmek istediklerinin açıklamasını merakla bekliyorum doğrusu.

Diğer tarafa geçersek soracak çok soru var ama en çok kafama takılan şu mahalle baskısı söylemi. Evet söylediğiniz gibi türbanlıların türbansızlara baskı uygulaması olasılığı var. Ama benim anlamadığım şu süper laik(!) devletimiz böyle bir durumda armut mu toplamaktadır? İnsanların dini görüşleri nedeniyle başka dini görüşün mensupları tarafından baskıya maruz kalmasını engellemek o laik devletin en önemli görevlerinden değilse neye yarar o laik devlet? Ha bir de laiklik türban gelince tehlikeye giren türban yokken gayet rahat uygulanan bir şey midir? Zira Anadolu’daki bir çok “laik” üniversitemizde (özellikle Niğde ve dolayları) "aman şeriat gelecek onun için oyunuzu bize vermezseniz bunlara verin" dediğiniz partinin tosuncukları Ramazan ayında oruç tutmayan öğrencileri merdivenden atıyor, yüzüne faça çekiyor vs işkenceler yapıyorlar yıllardır. Acaba oralarda bunlar yaşanırken sizin bu laiklikle ilgili duyarlılığınız nerelerde geziyor?

Bir de topuna birden söylenecek birkaç şey var. Her iki yılda bir bu filmi Matrix’i kıskandıracak en hareketli aksiyon sahneleri Yüzüklerin Efendisi’nde bile göremediğimiz çarpışmalarla önümüze getirmekte pek sakınca görüyorsunuz onu anlıyorum da hemen arkasından konu Kürt sorunu, demokratikleşme, sosyal haklar, ekonomi, eğitim, işsizlik gibi can alıcı noktalara gelince nasıl oluyor da hiçbir şey yokmuşçasına uzlaşıyorsunuz. Nasıl birbirinizle bu kadar iyi anlaşabiliyorsunuz. Çünkü bu yüzden filmin inandırıcılığı bayağı düşüyor. Derin senaristlerin bu konularda da biraz düşünmesi lazım.

Neyse bu kadar uzun anlattıktan sonra sadede gelelim. Film yine diğer tekrar filmleri gibi yaratıcılıktan yoksunluğuyla dikkat çekiyor. Birçok sahne serinin önceki filmlerinde gördüğümüz sahnelerin taklidi. En hareketli çatışma sahnelerinden sonra gelen uzlaşmalar ise izleyicide "danışıklı dövüş" şüphelerini iyice arttırıyor. Serinin önceki filmleri izleyicinin ilgisini çekmiş ve filmi sahneleyenler gişeden iyi bir pay almışlardı. Bakalım son sözü söyleyecek olan seyirci bu filme de serinin diğer filmleri kadar ilgi gösterecek mi?