Eğitim-Sen’de sınıf politikaları: Gelecek uzun sürer - Mustafa Kemal Coşkun



30 Mayıs 2008 - Sendika.Org
 
Daha en baştan söylemek gerekirse, Eğitim-Sen seçimlerindeki atmosferin ortaya çıkardığı en önemli nokta, katılan delegelerin kongreye olan ilgisizliğinden başka bir şey değildir. Zira, bütün delegeler, seçime katılan her iki listede de zaten daha önceden belirlenmiş adaylara oy vermeye gelmişlerdi, bu nedenle ne sendikal politikaları tartışmaya, ne yeni bir politika oluşturmaya, ne de gelecekte sendikal politikaların ne olacağına ilişkin görüş oluşturmaya ilişkin bir fikir tartışmasına gelmemişlerdi. Dolayısıyla genel kurul atmosferinin neden durağan olduğunu anlamak için pek zeki olmaya gerek yoktu.

Aslında bu durumun temel sebebi, bir siyasi parti içinde oluşan yarılmadan ve maalesef kendisini devrimci olarak ilan eden grupların bu taraflardan şu ya da ötekine yedeklenmesinden başka bir şey değildi. Seçimleri kazanan kanat, 22 Temmuz’da gerçekleşen Ufuk Uras-DTP ittifakına dayanan, sistemle uzlaşmacı olduğu kadar daha sol-liberal politikaların takipçisi, örneğin AB savunucusu bir kanattır. Kendisine “devrimci” diyenin bu güçlerle nasıl ittifak kurduğu bir tarafa, elbette ki ilkesiz, politikasız, neyin nasıl yapılmasını tartışmamış, sadece seçimi kazanmaya odaklanmış bir birlikteliktir. Ama yönetimde bir kişiyle bile olsa söz sahibi olmak her şeyin çözümü olarak görülür, buna da devrimcilik denir. Dolayısıyla bu “kutsal ittifak” –ki asıl kutsal ittifak budur- yanlarına kendilerine “devrimci” diyen bir iki küçük grubu almadan, onları kendilerine yedeklemeden yapamazlardı. Zira, eğer onları almasalardı seçimi kazanamazlardı ve en önemlisi, bu küçük grupları dışarıda bıraktıklarında sendika üyelerinin gözünde kendi meşruiyetlerini sağlamakta zorlanırlardı. Yoksa bir taraftan yurtsever hareket, öbür taraftan HÖC, sonra bir “toplumsal hareket sendikacısı”, üstüne sendikal birliğin en geri kanadından bir başkası nasıl bir araya gelirlerdi? Dolayısıyla Marx, boş yere şunları söylememişti: “Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir……: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak”. Şimdi Eğitim-Sen’de izlediğimiz şey baştan aşağıya bir komediden, doğrusunu söylemek gerekirse bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Üstelik, eski yönetimi kıyasıya eleştirenler, o eski yönetimin desteklediği grupla, yani o eski yönetimin politikasını benimseyen grupla, sırf bir iki koltuk pahasına ittifak yaparak yönetime girmişlerdir. Bundan daha iyi bir komedi bulunabilir mi? Buradan devrimci, gerçekten sınıfı düşünen ve onu örgütleyen bir yönetim çıkabilir mi? Bugün kü yönetimi destekleyen o eski yönetim ki, sendikanın 160 bin üyesini 110 bine düşürmeyi başarmıştır.

Diğer kanat ise, ne olduğunu kendilerinin bile anlamadıkları, ilkesiz, politikasız bir birliktelikten ibaretti. Zira kimsenin ilke filan oluşturmaya, sendikal bir politika tartışmaya, bütün bunları masaya yatırmaya niyeti yoktu. Herkesin niyeti üç-beş koltuk kapmaktan bir adım öteye gidemiyordu çünkü.

Bu durumda söylenecek şey şudur: Eğitim-Sen, zaten doğru dürüst bir perspektifi olmamakla birlikte, sınıf mücadelesinin daha da uzağına düşmüştür. Bu durum hangi taraf kazansaydı böyle olacaktı. Dolayısıyla, şimdiki seçim sonuçlarına göre sınıfla filan bütünleşme naraları atmak, Socrates’i bir futbolcu sanmaktan öteye gitmeyen bir saflıktan başka bir şey değildir. Daha doğrusu ya bilgisizlik ya da geleceği görememek demektir. Eğitim Sen, giderek daha fazla sistemle uzlaşacak, sınıf mücadelesi perspektifinden uzaklaşacak, fazlasıyla sol-liberal, “toplumsal hareketçi” (ne demekse?) bir çizgiye oturacak ve bu politika çerçevesinde yönetimin meşruiyetini sağlayan şey ise, koltuk mücadelesine düşüp bu anlayışla ittifak oluşturan gruplar, daha doğrusu onların arkasında yedeklenen sözüm ona “devrimci” gruplar olacaktır. Bu gruplar ki, kendi grupsal çıkarlarını sendikal çıkarların, sınıfsal çıkarların önüne geçirmişlerdir. Bugün, ÖDP içindeki daha sol-liberal grup ile ittifaklarının başka da bir anlamı yoktur. Bir-iki kişiyle yönetime gelmeleriyle bu sendikada var olan “statükocu” anlayışı değiştirmeleri olanaksızdır. Kaldı ki, farkında olsunlar ya da olmasınlar, zaten kendileri statükocudur. Eğer böyle bir anlayışa sahip olmasalardı, “illa da yönetimde temsil edilelim” gibi bir anlayışı tekrar tekrar üretmez, yönetimde temsil ediliyoruz diye sendikal politikada her şeyi değiştireceğiz anlayışına sahip olmazlardı. Dolayısıyla, bütün delegelere tiyatro oynatmışlardır. Ne komedi ama?

Eğitim-Sen, siyasi iktidarın yoğun baskıları, yılların getirdiği yorgunluk ve yanlış bir sendikal hat nedeniyle şu an güçten düşmüş halde, sesi duyulmaz, duyulsa dinlenmez bir halde, dizleri üstüne çökmüş bir haldedir. Ve maalesef, aynı sendikal hat bugün yine yönetime gelmiştir, üstelik güya “devrimci” grupların desteğiyle. Buna rağmen, yönetenleri korkutmakta ve hala ürkütmekte olan bu sendikayı yeniden ayağa kaldırmaya ihtiyacımız var.

Yıllardır Eğitim-Sen bizzat hâkim sendikal anlayışlar tarafından bir fikir klübü olarak görülüyor, bir tartışma platformu olarak görülüyor, bir siyasi parti gibi görülüyor ve öyle yönetiliyordu. Oysa Eğitim-Sen tıpkı diğer işçi, emekçi sendikaları gibi bir hak arama ve alma örgütüdür. Eğitim emekçilerini gerek bireysel, gerekse toplu bir şekilde işverenleri olan hükümetlere, onların il, ilçe ve iş yerlerindeki temsilcilerine karşı savunma örgütüdür, kendi aralarında dayanışma duygularını güçlendirme, birbirlerine iyi ve kötü günlerde destek olmalarını sağlama örgütüdür. Bu nedenle, “sınıf için sendika” anlayışını yerleştirmek, “sendika gibi sendika” istemek gereklidir. Bunun çözümü ise, bir politik partideki yarılmanın tarafı/yedekleyicisi olmamaktan, gerçekten sınıfsal çıkarlar etrafında bir politika oluşturmaktan geçer. Şimdi olan ise, bunun tam tersidir. Ne diyelim, gelecek Eğitim Sen için de uzun sürecektir. Gerçek budur, ve devrimci olan da gerçeğin ta kendisidir.

* Ankara Üniversitesi, DTCF
Sosyoloji Bölümü
Öğretim Üyesi