Eğitim-Sen Genel Kurul'a giderken - Ufuk Çizgisi



Eğitim-Sen Genel Kurulu’na sayılı günler kaldı. 9-10-11 Mayıs’ta yapılacak Genel Kurul'un yaklaşması ile birlikte hareketlilik daha da artmaya başladı. Bu hareketliliğin karşı karşıya olduğumuz hak gasplarına karşı mücadele zemininde ya da 1 Mayıs konusunda olduğunu söylemek ise çok zor. Zaten Eğitim-Sen, Şube Genel Kurullar süreci, hatta çok daha öncesinden genel kurullarla kilitlenmiş ve dış dünyayla tüm bağlarını neredeyse koparmıştı. Merkez Genel Kurulun yaklaşması ile birlikte de bu kötürüm hal çok daha ağır hissedilmeye başlandı.

Nisan ayında gerçekleştirilen bölge eylemleri ise bu tabloyu açık bir şekilde gözler önüne serdi. Bölge eylemlerinin merkezileşmesi ya da Ankara eyleminin merkezi bir eyleme dönüştürülmesi, 6 Nisan İstanbul eyleminde olduğu gibi SSGSS eylemleri ile ortaklaştırılması önerileri ise kulak ardı edildi. Alınmış bir kararın sadece yerine getirilmesi olarak hayat bulan, eyleme katılan binlerin alanlardan memnuniyetsiz ayrıldığı, yerellere taşınacak bir enerjinin depolanamaması, etki bakımından aynı dönemde gerçekleşen SSGSS eylemlerinin gerisinde kalması ise diğer önemli göstergelerden sadece bir kaçı. Eğitim-Sen’in 1 Mayıs konusundaki konumlanışı ise, resmi web sitesinde tek bir haberin yayınlanmaması örneği ile açıklanabilir.

Tüm bunların yanında ülkede yaşanan önemli sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmeler, başta 8 Mart ve Newroz, üniversitelerde yaşanan faşist saldırılar, İLKSAN süreci ve yönetici atama yönetmeliği de dâhil olmak üzere yaşanan sıcak pek çok gelişmede Eğitim-Sen’in sessizliğe bürünmesi diğer önemli sonuçlardandır.

Örnekleri çoğaltabileceğimiz ve tek başına bir genel kurul süreci ile açıklanamayacak bir mesele elbette ki Eğitim-Sen’in yaşadığı. Yıllardır boğuşmakta olduğu ancak çözümüne dair samimi adımların bir türlü atılmadığı yapısal sorunların bir sonucu. Ancak bu yapısal sorunların, genel kurul süreci ile daha da açığa çıktığı, derinleştiği, çıkmaza dönüştüğü (dönüştürüldüğü) önemli bir gerçektir.

Özellikle SSGSS ile birlikte kitlelerin mücadele etme eğilimlerinin güçlendiği, sınıfın birleşik mücadelesinin henüz yolun başında olunsa da önemli yollar kat ettiği bir dönemde sorunun öznel yönüne vurgu yapmak daha da önem kazanmaktadır. Ama daha önemli olan sorunun bütünsel olduğuna yapılacak vurgudur. Çözüme de buradan ilerlenmelidir.

Kriz giderek derinleşiyor
Şube genel kurulları ile içinden geçilen sürecin bugün yaşanan tıkanıklığı aşmaya yönelik değil, yaşanan bütünsel krizin daha da derinleşmesi eğilimini gösterdiğini söylemek haksızlık olmayacaktır. Çünkü yaşananlardan bağımsız, sorunun kökenine ve çözüme değil temsiliyete kilitlenmiş bir genel kurul sürecinin bunu başarması olanaklı değildir/olamamıştır.

Sınıf mücadelesinin yeni bir hareketlenme yaşadığı, tabanın baskısıyla sendikal bürokrasinin etkinliğinin çatırdamaya, hatta ileri itilmeye başladığı, mücadele, grev seslenişlerinin daha gür ifade edildiği günümüzde, Eğitim-Sen açısından kolay kolay ele geçmeyecek bir fırsat “Üç benden bir senden” pazarlığı ile değerlendirilememiştir. Değerlendirilmek istenmiş midir? Ya da bu suça ortak olanların bunu yapma cesareti var mıdır? Soruların cevabı ise elbette ki "Hayır!" dır. Bırakalım ileri adım atma iradesi göstermek, çözüm odaklı bir muhasebe yapmak ve genel kurul sürecini bir atılım süreci olarak değerlendirmek, bilerek ve isteyerek kriz derinleştirilmiştir. Siyasal anlayışların krizleri Eğitim-Sen’e ve bir bütün olarak KESK’e taşınmıştır.

Yaşanan kriz öyle bir krizdir ki, siyasal olarak tükenmişliğin, düşkünleşmenin, kirlenmenin, gericileşmenin en derinden yaşanmasına neden olmaktadır. Sorun bu dönemde, anlayışların birbirleri arasındaki farklılaşmadan, anlaşmazlıklardan, kopuşlardan çok kendi aralarındaki krize daralmış, daralırken de derinleşmiş ve büyümüştür.

Söz konusu olan, devrimciler ile bir bütün olarak sendikal bürokrasinin arasındaki bir mücadele değildir. Hatta DSD ile Yurtseverler'in ya da Sendikal Birlik ile Yurtseverler'in, Emek Hareketi ile bir başkasının arasında da yaşanmamaktadır. Siyaseten neredeyse aynılaşmış sendikal bürokrasinin parçaları arasında, kimin kiminle, hangi paydada ortaklaştığı ya da ayrıştığı çözümsüz bir bilmeceye dönüşmüştür.

Bu durumda, koltuk kavgası bölünmelere, kamplaşmalara, aynı zeminde ancak isimler etrafında ayrışmalara götürmüştür. Son KESK genel kurul süreci ile açığa çıkmaya ve giderek derinleşmeye başlayan DSD’nin içindeki çatlak giderek kendi içinde büyümüş, örgütü parçalayan, Eğitim-Sen ile KESK'i ayrıştıran, buradan KESK’e bağlı diğer sendikalara bulaşan bir hal almıştır. Yapısal sorunların üzerine eklenen bu gelişmeler bütünde KESK’i özelde Eğitim-Sen’i yeni tartışmalara sürüklemiş, konfederasyon ile kendine bağlı sendika arasında iki başlılık yaratmış, hatta KESK’in eylemlerinin altını boşaltan kimi eylem ve etkinlikler yapmaktan da geri durulmamıştır.

DSD’nin içindeki rant kavgası “bölünmeyi” getirirken, bulaşıcı bir hastalık gibi zaten yapıları müsait olan diğer anlayışlara da sirayet etmiş ya da yönetimde yer alan anlayışları taraf olmaya mecbur bırakmıştır. Kaygı verici olan önemli bir nokta da bu sürecin kimi devrimci anlayışları da içine çekmeye müsait olduğudur. Şube Genel Kurulları, SES ve BES Genel Kurulları bunun önemli göstergeleridir.

DSD’nin kendi içinde iki parçaya ayrılması, diğer gruplar içinde bir saflaşmayı zorunlu kılmaktadır. DSD’nin Alaaddin Dinçer önderliğindeki parçası ile Yurtseverler ve yanlarına yedeklemek istedikleri devrimci gruplar ile “devrimci yurtsever blok” çalışmaları yürümektedir. Bunun yanında DSD’nin KESK kanadı olarak da ifade edilebilecek parçası ile de Emek Hareketi ve Sendikal Birlik liste çalışması yapmaktadır. Bu grup da yine yanlarına yedekleyebilecekleri kendilerine göre küçük bir grubu listelerine almayı akıllarının bir köşesinde saklı tutmaktadırlar. Şube seçimlerinde farklı listeler oluşsa da özellikle SES ve BES Genel Kurulları “saflaşmanın” giderek belirginleştiğini göstermektedir.

Neyin “saflaşma”sı, biz bunun neresinde olmalıyız?
Ortaya çıkan bu parçalanmanın iyi ile kötünün, ileri olanla geri olanın, devrimci olanla olmayanın arasında bir saflaşma olmadığı açıktır. Çünkü özelde Eğitim-Sen’in genelde KESK’in aşmak zorunda olduğu her önemli eşikte devrimci olanın aksine tercihler el birliği ile uzlaşmadan, geri adımdan, "diyalog"dan yana olmuştur. Fiili-meşru-militan mücadeleden vazgeçilmesi, Toplu sözleşme ve Grev talebindeki iddiasızlık, AB’ye yaklaşım, sendika yasası, “anadil” tüzük maddesi gibi çok daha uzatabileceğimiz listede ortaya çıkan tablo bunu göstermektedir. Bu olurken de adı geçen tüm anlayışlar -isimde farklılıklar gösterseler de- el birliği ile aynı tutumu sergilemişlerdir. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo konum savaşı dışında başka türlü ifade edilemez.

Eğitim-Senüyeleri ve kadrolarının/delegelerinin içine çekilmeye çalışılan oyun görülmelidir. Hiçbir farkları olmamasına rağmen bizlere "tercih" olarak sunulan oluşumların akıllıca bir değerlendirme sürecinden geçirilmesi zorunludur.

Nedir bu “tercihler”?
1- Yurtsever Emekçiler-DSD-?-?-? (“Devrimci yurtsever blok” )
Eğitim-Sen içerisindeki Yurtsever Emekçiler ve DSD’nin Alaaddin Dinçer kanadı’nın öncülük ettiği bu anlayış kendisini “devrimci yurtsever blok” olarak tanımlamaya çalışmakta ya da bu iddia ile seçim çalışması yürütmektedir. Söz konusu ekip kullandığı isim ile devrimci gruplara çağrı yapmakta ve bu bloğun güçlendirilmesini istemektedir. Bunu yaparken de “kim devrimci kim yurtsever görelim!!” diyerek devrimci grupları basınç altında tutmaya çalışmaktadır. Kimin devrimci kimin yurtsever olduğu sadece bugün değil geçmişten bugüne, anlayışların hemen her konuda takındıkları tutumla onlarca kez kanıtlanmıştır aslında. Dolayısıyla bu konuda çok fazla laf etmeye ve böyle bir tartışma içine çekilmeye izin vermemeliyiz. Çünkü son tüzük kurultayında, “teslim olmayacağız” pankartı arkasında örgütün ilkelerine sahip çıkmak ve mücadele etme iradesi ile toplanmış devrimci, demokrat kadroların karşısına kurulan barikat ve salonda yaşananlar hala hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır.

Kaldı ki bir hareketin, iradenin, oluşumun devrimci olabilmesi için ona süslü bir isim takmanın yeterli ve de inandırıcı olamayacağı gayet açıktır. Dolayısıyla ne zaman ki, bu hareket ve bileşenleri geçmişin özeleştirisini yapar, devrimci bir muhasebenin içinde olur ve hesap verme cesaretini gösterir, diğer “alternatif”lerden farkını ortaya koyar, o zaman böyle bir tartışma anlamlı hale gelecektir. Ve ancak böyle bir tartışmanın tarafı olunabilir.

Sağlıklı bir ele alış olmaksızın, başlıkta yer verdiğimiz soru işaretlerinin yerini doldurmak, ama daha önemlisi yüzlerce delegenin bu orta oyununa ortak edilmesi kolaylaşacaktır.

2- DSD- Emek Hareketi-Sendikal Birlik-?-?
DSD’nin KESK kanadının (nasıl oluyorsa) yani İ.Hakkı Tombul ekibinin yanında, Sendikal Birlik ve nasıl oldu da yurtsever emekçiler olmaksızın kendini bu listede bulmuş Emek Hareketi bu oluşumun temel halkaları olarak çıkıyor karşımıza. Bu ekip de yanlarına eklemlenebilecek devrimci gruplarla ilişki yürütmeyi elden bırakmamaktadır.

SES ve BES Genel Kurullarında da ortak hareket eden bu oluşumun en ilginç bileşeni ise elbette ki Emek Hareketi'dir. Çünkü bugüne kadar saflaşmaların olabildiğince uzağında kalmayı tercih eden, kendisine koltuk edinebilmek uğruna ilke ve duruştan yoksun, MYK’nın sol görünen ama hep sağ vuran ve hep idare eden bir yapıya sahip olan Emek hareketidir. Buradaki ilginç başka bir yön ise; Emek Hareketi'nin Yurtsever Emekçilerin karşısında bir listede nasıl yer aldığıdır. Sendikal Birlik olmaksızın sosyal demokrat tabanın kaybedileceği, ya da yurtsever emekçilerden yoksun bir MYK’nın işinin zor olduğu vs. gibi korkuları en çok yayan grup olması, dolayısıyla da bugün nasıl böyle bir tercih yaptığı ise bizim tartışma konumuz değildir. Sendikal Birlik çevresinin milliyetçi şoven yaklaşımının kendi yerini belirlemesinin doğallığının yanında Emek Hareketinin birden fazla koltuk hedefi tercihini çok daha netleştirmektedir. Bu durum, bu arkadaşların koltuk uğruna her türlü ittifak ya da pazarlık içinde olabileceğini, bu konudaki ilkesizliğini göstermektedir.

Bu oluşum içindeki DSD’nin diğer gruptaki DSD’den nasıl bir farkı olduğu da önemli bir sorudur elbette. Bu sorunun cevabı ise hiç de zor değildir. Çünkü DSD içindeki "ayrışma" -Alaaddin Dinçer kanadı her ne kadar daha “sol” bir dil kullanmaya çalışsa da- siyasal bir ayrışma değildir. Dolayısıyla bu bir ayrışma değildir. 22 Temmuz genel seçimlerinde Ufuk Uras’ın Milletvekilliği adaylığında ÖDP içinde yaşanan krizin bir benzeridir. Bu egoların ve kariyerizmin geldiği noktanın açık bir göstergesidir sadece.

Ya da: Teslim Olmayacağız” iradesinin yeniden açığa çıkması
Tüzük Kurultayı döneminde olanca farklılığına, kimi noktalarda güvensizliğine, sıkıntılarına rağmen açığa çıkan devrimci irade, bugün bu genel kurulda çok daha net ve örgütlü bir biçimde açığa çıkmalıdır.

Eğitim-Sen’in bu gidişatından rahatsız olan, söz konusu bu 4 gruba mensup olsun ya da olmasın, yaşanılanlardan memnun olmayan delegeleri de etrafına toplayabilecek bir hareketliliğin yaratılmasının olanakları her zamankinden daha fazla mevcuttur.

Genel Kurul sürecini, örgüt içinde yeni bir toparlanışın, sendikal bürokrasiyi sarsmanın, hesap sormanın bir aracı haline getirmek zor değildir. İster adaylar ile isterse de genel kurul günleri sonrasında da devam edecek biçimde hareketlendirmeye yönelik çalışmalar yapmak zor değildir.

Dolayısıyla, sendikal bürokrasiden bunalmış, örgütün iç engellerini aşma çabası içinde olan, yüzü ileriye dönük, mücadeleci tüm kadro ve üyelerinin tercihi bu oyunun bir parçası olmayı reddetmek olmalı, kendi kanallarını yaratma güç ve iradesini açığa çıkarabilmelidir.

Eğitim-Sen'in tıkanması tarihsel bir nitelik taşımakta. Çözümü de kolay olmayacak. Örgütteki devrimci dinamizmi tasfiye ederek konum kazananların şimdi birbirlerini -ve bu arada örgütü- tasfiyeye yöneldikleri bugünün koşullarında tok bir duruşa, ilkeli bir sese, net bir tutuma ihtiyaç var. Bunu eğitim emekçileri hareketinin tarihine borçluyuz. Bunu bizimle seslerini birleştirmeye açık ama Eğitim-Sen'in örgütlemekten "özenle" kaçındığı kadrolu-kadrosuz yeni gelişen eğitim emekçileri kuşağına borçluyuz. Bunu 1 Mayıs'ın devrimci dinamizmine borçluyuz.