Hasta la victoria siempre!



Gönen'de gerçekleştirilen Dünya Genç İşçiler Buluşması'na gerek sıcaklıklarıyla gerekse geldikleri ülkelerdeki mücadelenin yakıcılığıyla Latin grubu damgasını vurdu.

Latin Amerika’da verilen mücadelenin seviyesi, sanırız Türkiye’deki pek çok insan için tahayyül edilmesi zor bir yerde duruyor ki gittikleri çoğu yerde anlattıkları mücadele deneyimleri biraz hayret dolu biraz kuşkulu bakışlarla ve “bizde olmaz”ı ortaya çıkarmayı amaçlayan sorularla karşılık buldu.

Brezilya, Şili, Arjantin, Venezüella ve Bolivya olmak üzere beş farklı ülkeden 8 kişi, Latin Amerika’nın nasıl direndiğini, “fabrikaların işçilerin-toprağın köylünün olabileceğini, iktidara el konulabilineceğini” anlattılar.  Çeşitli zamanlarda anlattıkları deneyimlerini (en sık sorulan sorular üzerinden) derleyerek, tahayyüllerimizi zorlanmaktan kurtarmaya çalıştık.

İşgal Fabrikaları

Kıtanın üç farklı ülkesinden gelen mücadele deneyimi, fabrikaların nasıl işgal edilerek işçilerin kontrolüne geçebileceğini ve işçilerin bu fabrikalarda üretime devam edebileceklerini gösteriyor. Üstte bahsettiğimiz tahayyül meselesinin en zorlu alanına Latin yoldaşlarımızın cevapları şöyle:

Arjantin’den Placido Penarrieta-Chilavert işgal fabrikası,

Brezilya’dan Pedro Alem Santinho-Flasko işgal fabrikası,  

Venezüella’dan Jean Marcos Ruizpena-Sidor işgal fabrikası delegesi.

Çalıştığınız fabrikayı işgal etme süreciniz nasıl gelişti?

Placido Penarrieta-Chilavert işgal fabrikası (Arjantin) : Matbaa sektöründe sonradan kurtarılmış bir fabrikanın üyesiyim, çünkü patron sonradan gitti. Fabrika çok iyi üretim yapıyordu, 40 yılı aşkın süredir çalışıyordu ama patronlar iflas bayrağını çekip gitmek istiyorlardı (2001), çünkü yeterince kazanmışlardı. Ama biz o kadar uzun süredir çalışıyorduk ki, gitmek istemedik. 2002-2005’de direniş gösterdik, fabrikaları bırakmadık. Bir strateji geliştirdik, diğer fabrikalardaki yoldaşlarla görüştük, bütün sektörlerin yardımıyla hareket ettik böylece matbaamızı kurtardık.

Arjantinli Placido Penarrieta matbaa sektöründe faaliyet gösteren bir fabrikada çalışıyor. 2001 krizi sonrası fabrikayı iflas etmiş gösterip gitmek isteyen patronlarına karşı direnerek fabrika yönetimini ele geçirmişler. Fabrika hala işçiler tarafından yönetiliyor.

Bu sistem değişikliğini bütün işçiler yaptık. Talep ettik, gerçekleştirmeseniz evimize gitmeyeceğiz dedik. Fabrikayı 7 ay işgal ettik. Eğer bir yasa varsa patronların mülkiyetini koruyor, bizim haklarımızı koruyan da bir yasa olmak zorunda çünkü yasalar halk için yapılmak zorundadır. O zaman fabrika işçilerin olmak zorundadır. 7 ay elektriksiz, susuz (sadece ailelerin getirdiği yiyecekler ile ayakta kaldık) bir direniş yaptık sonra diğer fabrikalarda da benzer şeyler oldu. 200 tane benzer işgal fabrikası ortaya çıktı.11 bin işçi çalışıyordu buralarda. Sadece pratik olarak grafik ve matbaa alanında çalışanlar için 7 tane kooperatif oluştu,  bu kooperatifler birlikte üretmek-yapmak ve pazara ürün sunmak için. Sonraki 5 ay içinde bütün yasalar işçiler lehine gelişti.

Biz kooperatiflerde satın alıyoruz ve üretimi sürdürüyoruz. İlk 2 yıl çok az üretim yaptık, çok zor koşullarda çalıştık, evimize çok az para götürebildik. Sonraki 3 yılda üretimin nasıl gerçekleşeceğini öğrendik. Ayrı ayrı çalışıyorduk ama bu 3 yılda bir bütün olarak fabrikayı nasıl çalıştıracağımızı öğrendik. 2007’de ise üretime devam etmek, pazarda yerimizi sağlamak için bankadan kredi aldık.

İşgaliniz sırasında askeri bir müdahale olmadı mı?

Aylarca bir fabrika işgal etmek hiç basit değildir. Bu durum karşısında elbette tutuklanma sorunu oldu. Ama tabii aynı zamanda hükümette çöktü (İsyan sırasında Arjantin’de ardı ardına 5 hükümet devrildi-Metin Yeğin). Önce biz illegaldik sonra onlar illegal oldu. Tabii biz kaçıp gitseydik her şeyi kaybederdik ama biz fabrikaya girdik ve kazandık. Fabrikada sadece 7 işçi varken 20 kamyon ve 700 polisin fabrikaya geldiği günler oldu. Biz bu saldırılara maruz kalırken bizimle dayanışan öğrenciler ve sendika üyeleri bize ulaşamadılar.

Tabii bu arada gazetelerin tutumu da önemli. Önce sessiz kaldılar, bizi yokmuşuz gibi göstermeye çalıştılar ama sonra tüm bu yaşanılanları haber yapmak zorunda kaldılar. Hatta sonra onlar da kendi gazetelerini bizim fabrikamıza bastırmak için bize getirdiler.

Ne zaman dirensek itfaiyeciler geliyor ve içeriye su sıkıyorlardı. Ama aynı zamanda yanlarında ambulansları ile geliyorlardı çünkü orda yaşayan herkes de bizim yanımızdaydı.

Eğer polis fabrikaya girerse bütün evlere-sosyal ortama saldırmış olacaktı.

Hiçbir zaman dışarı çıkmadık, ne zaman hükümet değişikliği oldu daha sonra öğretmenler de bu direnişe imza ile destek verdiler ve bunun için bir reform kararı alındı.

Şu anda fabrikanın sahibi kim, pazar ilişkileri içinde nasıl tutunabiliyorsunuz?

Metin Yeğin:  Fabrikanın sahibi işgalciler, kredi falan almak için kullandıkları tüzel kişilik kooperatifler. 5 tane hükümet ardı ardına kovulunca yasalar değişti, fabrikanın sahibinin işçiler olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar.

Placido Penarrieta-Chilavert işgal fabrikası (Arjantin) : Fabrika, işgalinde çok kötü durumdaydı makineler filan gerçekten çökmüş durumdaydı. İşgal ettiğimiz ve ardından üretim yapmaya karar verdiğimizi fark ettiğimiz andan itibaren piyasada rekabet edemeyeceğimizin farkına vardık. O noktada devletten yardım istedik, devletin bunun sorumluluğunu üstlenmesi lazımdı. Gerçekten de bu kapitalist sistem içerisinde biz yoktuk, bankalardan kredi alamazdık. Bu şekilde var oluşumuzu sürdürmemiz mümkün değildi ve yeni bir mücadele başladı. O zaman biz nasıl piyasada kalabiliriz, nasıl iş alabiliriz diye düşünmeye başladık. Ve önce sosyal örgütlerle çalıştık. Birçok siyasi parti var bunun içerisinde. Sol literatüre dair dergi vs. basan yayın evleri var.  Yayın evleriyle çok çalışıyoruz ki onlar bizim işlerimize güveniyorlar ve bu şekilde hayatta kalabiliyoruz. Tabii bir yandan da mücadeleye devam ediyoruz ki devlet bize bir takım fonlar versin diye. Şimdi bir yenileme sürecindeyiz, makinelerin yenilenmesi için. Bunun için kredi istedik 2007’de. Bunun için Çalışma Bakanlığı’na belge verdik. Bakanlığa belge vererek bizim de bir tüzel kişiliğimiz olduğunu gösterdik. Biz üretmeye devam ediyoruz, şimdi yeni istihdamlar yaratıyoruz, asıl olarak çocuklarımız için. Che der ki, “Nerde olursa olsun işçi sınıfı her zaman üretir”, işçi sınıfı her yerde aynıdır.

Pedro Alem Santinho-Flasko işgal fabrikası (Brezilya):

Pedro Alem Santinho Brezilya'daki Flasko plastik fabrikasında çalışıyor. 1994-97 arasında günde 12 saat çalışmalarına rağman gülünç ücretler almışlar. Yıllar geçtikçe de koşullar kötüleşmiş ve işçiler birleşerek 2003 yılında fabrikayı ele geçirmişler. Şu an çalışma koşulları eskisine oranla çok iyi. Ancak bu hareket çokuluslu şirketlerin yoğun saldırı ve ambargosuna maruz kalmış. Endüstiriye direk üretim yapan bir sektörde çalıştıkları için ambargolara rağmen rekaber etmeleri çok zor. Bu yüzden işçiler şu günlerde fabrikanın kamulaştırılmasını talep ediyor.
 

Benim çalıştığım fabrikada Arjantin’dekinden farklı, başka bir özellik var çünkü ben endüstriye üretim yapan bir fabrikada çalışıyorum. Matbaa örneğinde olduğu gibi sosyal hareketlerle dayanışarak var olmamız mümkün değildi, çünkü biz endüstriye hammadde ürüten, petrol olsun diğer hammaddeler üreten bir fabrikada çalışıyoruz. Bu yüzden biz en başından beri ayakta nasıl kalacağımıza dair şüphe içindeydik, bizim tüm üretim zincirini hesaplamamız lazımdı. Çünkü Brezilyada Petro-Kimya sektörü tamamen özelleştirildi.

Benim bugün çalıştığım fabrika kova vb. plastik ürün üretiminde birinciydi, Brezilya’da bu sektörde en büyük pay alan ve büyüyen bir fabrikaydı. Bu yüzden büyük çok uluslu şirketler (diğer fabrikalar gibi) fabrikamızı almak ve kapatmak peşindeler.

Benim fabrikamda şimdi 90 işçi çalışıyor, ama en iyi zamanlarında 600 işçi kadar çalışıyordu. Brezilya 1990’larda tarihindeki en büyük işsizlik oranıyla karşılaştı. 1994-97 arasında ise günde 12 saat çalışmamıza rağmen o kadar düşük ücretler alıyorduk ki, inanamazsınız.  2003’de fabrikayı ele geçirdiğimizde ambargo tehdidi vardı. Çalışanların %80’i daha önce patronların işten attığı kişilerdi. Sürekli saldırı tehditleri devam etti. İşimizi değiştirmek, çalışma koşullarımızı iyileştirmek için çok çalıştık. İkinci yıldan itibaren çalışma saatlerimizi düşürmeyi başardık, ama üretimimizi koruyoruz. Ama çok uluslu şirketlerin baskısı bitmeyecek, bu yüzden biz fabrikaların kamulaştırılmasını tartışıyoruz.  Üretim zincirindeki tüm parçaların, daha önceki tüm kamu mallarının yine kamulaştırılmasını istiyoruz. Daha uzun düşünürsek, bizim Almanya, İsviçre gibi ülkelerin çok uluslu şirketleriyle rekabet edebilmemiz başka şekilde mümkün değil. Bu yüzden plastik fabrikalarında çalışan işçileri örgütleyerek kamulaştırma talep edilmesini sağlamaya çalışıyoruz aslında.

İşgal fabrikalarına üçüncü bir örnek Venezüella’dan Sidor demir-çelik fabrikasıydı. Yakın zamanda gerçekleşen bu işgal, Venezüella’da Chavez tarafından sürdürülen “21. yy. sosyalizmini inşa” süreci için de önemli bir sınav oldu. Ayrıca Sidor temsilcisi Jean Marcos Ruizpena, Bolivya temsilcisi Moises Torres Veizaga ile birlikte,  sık sık Chavez ve Morales hükümetlerinin gücünün sınırlarını,  iktidarı korumanın zorluklarını kavratmak zorunda kaldı.  

Venezüella’dan Jean Marcos Ruizpena-Sidor işgal fabrikası delegesi

juan marcos ruizpenaMarcos Venezüella'daki Sidor fabrikasında çalışıyor. Çalıştıkları fabrika 1997 yılında özelleştirilmiş. Ve özelleştrilimeden sonra hem işten çıkarmalar hem de iş kazaları oldukça artmış. Ve işçiler Chavez'in de desteğini alarak direnişe başlamaya karar vermişler. Ancak Chavez karşıtlarının elinde olan bölgedeki polis teşkilatı direnişi bastırmak için çok sert müdahalelerde bulunmuş. Fakat bunlar Sidor işçilerinin direnişinin zaferle sonuçlanmasını engelleyememiş

Bizim fabrikamız 1969’da kuruldu, bir kamu fabrikasıydık. 1997’lere kadar böyleydi. 1997’de özelleştirildi ve konsorsiyumun eline bırakıldı. Sidor Venezüella için çok önemli bir işletme, aynı zamanda biz direnişimizle de çok önemli bir örnek olduk Venezüella için.

Sidor Bolivar’ın içinde yer alır, 1 milyon 300 bin nüfusu vardır ve Sidor’un çevresinde birçok farklı fabrika yer alır. Sidor çok büyük bir fabrika. 8 katlı ve alan olarak da çok geniş. 1997’de özelleştirildiği zaman 13 bin kadrolu çalışanı vardı. Özelleştirmeden sonra böl-yönet politikası uygulamaya başladılar.  Şu an sadece 4 bin kişi kadrolu, çünkü önce 9 bin kişiyi işten attılar sonra onları sözleşmeli olarak geri aldılar. Tabi bunların bir bölümü taşerona bağlı kılındı. Sözleşmeli işçilerin büyük çoğunluğu genç işçiler, %60’ı 17-25 yaş arasındadır. Bizim ücretlerimiz çok kötüydü, bunu için yola çıktık. Ayrıca özelleştirmeden sonra iş kazaları da hızla arttı. 17 ölüm yaşandı, birçok arkadaşımız sakat kaldı. Biz Başkan Chavez iktidara gelince Sidor’un kamulaştırılmasını istedik. Ama Başkan’ın üstünde emperyalistlerin baskısı vardı, patronlar endüstriyi baltalıyordu. Ama biz halk olarak bilinçliydik, Sidor işçileri olarak haklarımızı savunduk ve aylarca direndik. Kolay olmadı. Başkan Chavez’in yardımıyla yapılan bu direnişe federal polis silahlarla fabrikanın

Sidor'da direnen işçiler

Sidor Direnişi-İşçiler

Sidor'da direnen işçiler

Sidor Direnişi - İşçiler
Sidor'daki işçilere silahlarla saldıran polisler
Sİdor Direnişi - Polisler

Sidor'da polisin mermilerine
hedef olan bir işçi

kapısına dayanarak cevap verdi.  Ama biz direndik ve devrim için de çok önemli bir mücadele vermiş olduk. Bu bir zafer ama daha fazlasını yapmak zorundayız.

Topraksızlar

Moises Bolivya Topraksız Köylüler Hareketi (MST) üyesi. Moises Bolivya'da ne endüstri ne de büyük fabrikalar var. Bizim sadece doğal kaynaklarımız var" diyor ve Şimdi zengin eyaletlerin Morales'i düşürme ve bu doğal kaynakları kendi isteklerine göre kullanma tehditlerine karşı verdikleri mücadelenin önemine değiniyor

Moises Torres Veizaga- Bolivya

Bolivya’da çok farklı ırklar bir arada. Sömürgeciler yerlilerin olduğu bölgeleri işgal ettiler, annelerimize-babalarımıza işkence ettiler. Ancak sonra 1825’te sözde bağımsızlık geldi. Ancak yerli çiftçiler kendi bölgelerinde yoksuldu çünkü paraları yoktu, kendi topraklarını alamıyorlardı. 1952’de çok fazla eşitsizlik vardı. Nerdeyse bütün topraklar 3 toprak ağasının elindeydi. 1953’de tarımda bir reform girişimi oldu ama başkan kendini emperyalizme sattı. Bugün yerli işçilerin toprağı yoktur.

1995’de petrol, doğalgaz, eğitim, her şey özelleşti.  2002’de Koçabamba (Cochabamba) merkezde bir güç yaratmaya çalıştılar. 15 gün boyunca bu hükümetin olmaması için mücadele ettik. Başarılı olamadık. Goni’nin (Sanchez de Lozada  Gonzalez)  uluslararası manda hükümeti geldi. 25 milyon dolar karşılığında ülkenin tüm önemli güçleri satıldı, başta doğalgaz olmak üzere. Biz  Gonzalez’den sonra da iki neoliberalci başkanı kovduk ve başımıza Yoldaş Evo Morales’i getirdik. Kendisi Ayimara yerlilerinden.

Yerliler ve çiftçiler hep hor görülüyor. Bolivya’da bir toprak reformu dile getirdik. 2006’da Başkan Evo Morales böyle bir toprak reformunu açıkladı. Böyle söylediler ve toprak bakanı harekete geçti. Ama gerçekleşemedi, söylemde kaldı.  Bolivya’da gıda ürünleri sürekli artıyor, %50 hatta %80 bu artış ekmek için. Bize karşı açılmış bir savaş var, fiyatları arttırıyorlar ki yoldaş Morales zor durumda kalsın.

Bolivya da ne büyük bir fabrika var, ne endüstri var. Deniz de yok, bu yüzden ithal edemeyiz ihraç da edemeyiz. Bizim sadece doğal kaynaklarımız var, doğal kaynaklarımız çok zengin.

Uluslararası şirketlere Bolivya hükümetleri hoş geldin dediler, ondan sonra biz iyice diplere düştük.  Yerin altından çıkan her şeyi ticaret merkezlerine peşkeş çektiler.  .

Bütün doğalgaza ve her şeye sahip olmamız rağmen biz de gaz çok pahalı. Biz gazı dışarı satıyoruz ama biz üretim de kullanamıyoruz. Şimdi ayrıca bir de madencilerin bir grubu var, Gonzalez zamanında madenler özelleştirildi ve satıldı. Ve bunların çoğunu da kendi tanıdıkları aldı. Şimdi Bolivya’da üç türlü madenci var;  özel işletmelerin,  kamunun ve kooperatiflerin. Santa Cruz’da yağ fabrikasının sahipleri yapılan üretimleri saklamışlar, yağ fiyatları yüzde elli artmış. Gördüğünüz gibi sosyalleşme sürecini nasıl sabote etmeye çalışıyorlar. Çünkü halk bunun başkan yüzünden olduğunu düşünsün istiyorlar. Şu anda oldukça hareketli bir dönemden, gerek sosyal gerekse politik olarak hareketli bir dönemden geçiyoruz çünkü Morales hükümetini düşürmek istiyorlar. Yeni bir anayasa oluşturmayı yeni bir kurucu meclis kurmaya çalışıyorlar, başka bir meclis. Dört farklı eyalette referandum konuşuluyor. Bunu körükleyen yine sosyalleşme sürecini sabote etmek isteyen çok uluslu şirketler ve bunlar zengin eyaletler. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu dört eyalet bütün doğal kaynakları elinde bulunduran zengin eyaletler ve kendi zevklerine göre kullanmak istiyorlar.

Hükümetin elindeki olanaklarla toprak reformunu gerçekleştirme olanağı yok mu? Hem hükümet araçlarını elinde bulunduruyor hem kitle desteği var bir ölçüde. Tam anlamıyla iktidar değil mi?

Margarita Şili’yi anlatarak cevap verdi buna. Böyle bir deneyim var.

Margarita Penhumana
Margarita Penhumana, Şili

Margarita Penahumana-Şili (ilgili bölüm):  Şili’deki silahlı mücadele daha çok da silahlı mücadelenin bırakılması ve Unidad Popular’ın (Halkın Birliği), ki Unidad Popular sosyalist-ekonomist partinin birleşiminden oluşuyordu, reformist politikasından kaynaklandı. Bu reformist politika, silahlı mücadeleyi hep reddediyordu. Oysa ulusal proletarya, öğrenciler, kadınlar, köylüler kendini silahlı mücadele çerçevesinde örgütlüyordu, çünkü sosyalizmin bu şekilde geleceğini düşünüyorlardı. 1970–1973 arasındaki dönem böyleydi. Şili toplumu kutuplaştı, birbirinden çok net ayrışan iki tarihsel programla ikiye bölündü. Bir tarafta proletarya ve onun tarihsel-doğal müttefikleri, diğer tarafta Kuzey Amerika emperyalizmiyle birlikte hareket eden burjuvazi. Bu durumda, işçi zaferi için esas zafer işçi iktidarıyla ortaya çıkacaktı. Bunun için örgütlenmek gerekiyordu. 1973’de böyle bir dönemece geldik,  ne yapılacağına dair. Şili proletaryası tarihsel olarak hep tartışır ve onun büyük bir tarihsel geçmişi de vardır. 30 yıldır bu mesele tartışılıyor. 30 yıl sonra Şili halkı sokaklara düşerek illegal grevler yapıyor. Şili proleter-işçi hareketi, tüm bu tarihsel geçmişte yaşanan bu süreçten bir ders çıkarmak zorunda. Bu deneyimler bize gösteriyor ki aynı şekilde özellikle Bolivya ve Venezüella’da örnek almalı Şili’yi.

Moises Torres Veizaga- Bolivya: Şimdi madem toprak reformunu gerçekleştiremiyorlar biz bu toprak devrimi için silah kullanmak zorundayız. Hükümetin toprak reformuna niçin devam edemediğini bilmiyorum ama hükümetin içinde orta sınıflar var, alt sınıfla da ittifak var.  Ama Allende örneğinde olduğu gibi ne zaman halka güvenmedi, silahlanmadı o zaman kaybettik. Bazı şeyler gerçekleşmeyince Şilili yoldaşın söylediği gibi silahlanmadan başka çaremiz yok.  Öyle ki başkan yardımcısı bana gizli bir şekilde söyledi ki toprak sahiplerinin silahları var siz de silahlanın. Bu bize karşı açılmış bir savaş. En büyük düşmanımız korku. Onlar bunu kullanarak özelleştirmeleri yapıyorlar. Korkmayacağız. Kokadan iki kötü şey yapılır: cola ve kokain, ikisini de biz yapmıyoruz.

Latin Amerika’daki mücadelede işsizler hareketi nasıl başarı kazandı, işsizleri örgütlemek daha zor değil mi?

Diego Quintero Arjantin'deki Piqueteros(Barikatçılar Hareketi) üyesi. Bir barikat çatışmasında polisin attığı el bombasını geri atmak isterken bir kolunu kaybetmiş.

Diego şu anda bile Arjantin'de 1000 işçi bölgesinin işçilerin kontrolü altında olduğunu söylüyor.

 

Diego Quintero-Barikatçılar hareketi (Piqueteros) ve Kayıp Anneleri (Plaza De Mayo), Arjantin

Neoliberalizm yandaşları her şeyi sattılar. Petrolü, trenleri, telefonları, suyu sattılar. Bize çok büyük bir ekonomik büyüme içinde olduğumuz söyleniyordu ama sonra insanlar işsiz kaldı. İşsizlik %50’lere kadar çıktı, insanlar evsiz kaldı.

Sendikalar işsizlerle hiç ilgilenmediler, onları hep dışladılar. Tersine sendika bürokrasisi özelleştirmeler sırasında hükümet ile ilişki kurarak ceplerini doldurdular. Sosyalizm hareketi ortaya çıktı. İşsizler neoliberalizmin ortaya çıkardığı yıkıma karşı yaşamlarını devam ettirmek için bir araya geldiler, onlar beraber-kendileri örgütlendiler. Sadece onlarla beraber mücadele eden kayıp anneleri ve işgal fabrikaları ile hareket ettiler ve farklı bir örgütlenmeyle hayatta kalmaya başladılar. Şu anda şu gün bile 1000 tane işçi merkezinde işgal var.

Metin Yeğin:  Arjantin’de Piqueteros hareketinin sloganı “Hepiniz Çöpe”ydi.  Hareketin çok farklı bir niteliği var.

Henrique Marinho Brezilya Topraksız Höylüler Hareketi (MST) üyesi.  "Brezilya'da Zenginler İsviçre’deki gibi yoksullar ise Hindistan’daki gibi yaşıyor. Brezilya’nın enerji kaynaklarının sömürge olduğunu görüyoruz. Bu anlamda diğer Latin Amerika ülkeleri ile tarihimiz çok benzer. Bizler bir sosyal programı- sosyalizmi tüm Latin Amerika için yaratmalıyız." diyor

Henrique Marinho, Topraksız köylüler hareketi (MST), Brezilya

En büyük düşmanımızın ABD olduğunu bilmemiz gerekir. Bizler bir araya gelerek Kuzey Amerika’nın savaşan gücüne karşı savaşıyoruz.

Brezilya çok büyük bir ülke. 180 milyon insan yaşıyor ve yüzölçümü Latin Amerika’nın yarısı kadar. Dolayısıyla doğal zenginlikleriyle uçsuz bucaksız olan bir ülkedir. Nüfusun %20’si kırsal kesimde yaşar.  Böyle olmasına rağmen toprak ve gelir dağılımının en eşitsiz olduğu ülkelerden biridir. Bu eşitsizlik özellikle toprak sorununda kendini gösteriyor. Kırsalda kapitalizmin gelişimi tam bir felakete yol açtı. Bazı yorumcular Brezilya için “İsviçre-Hindistan” değerlendirmesini yapıyor. Zenginler İsviçre’deki gibi yoksullar ise Hindistan’daki gibi yaşıyor. Brezilya’nın enerji kaynaklarının sömürge olduğunu görüyoruz. Bu anlamda diğer Latin Amerika ülkeleri ile tarihimiz çok benzer. Bizler bir sosyal programı- sosyalizmi tüm Latin Amerika için yaratmalıyız.

Bugün Brezilya’da topraksız işçi hareketi bu koşullar altında toprak işgal ederek kollektif tarım, alternatif eğitim yaparak başka bir yaşam kuruyor.  İyi bir yaşam için-toprak için savaşıyoruz

Brezilya’da MST hareketinin işgal ettiği toprağın büyüklüğü İrlanda’dan büyüktür ve 3 milyon insan buralarda yaşar. MST uluslararası bir hareket. Yerliler, yabancılar, göçmenler birarada. Otonom ve kırsal kesimde oluşan bir hareketiz. 56 ülkede hareketimizin üyeleri var. Üretime dayalı bir eşitlik için savaştık. Tarımda yerel tarımı geliştirecek sistemler için direniş gösterdik, yeni üretim biçimleri oluşturmak için. Yerel ve milli pazarları düşünerek bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Katkı maddesi olmayan gıdalar üretiyoruz ayrıca biliyoruz ki üretilen gıdalar yerli halkın tüketim alışkanlıkları göre olmalı. Bu toprağa ve insan yaklaşımda çok önemli bir noktadır.

Bizim dövüşümüzü bastırmak için uluslararası güçler uğraşıyor ama biz de uluslararası bir gücüz. Küba’da bir okulumuz var ve burada 600 tıp öğrencimiz öğretim görüyor.  

Bio-dizele karşı tutumunuz ne?

Biz bu konu için bir çalışma yürüttük, bio-dizel’e karşı nasıl tutum almalıyız konusu ile ilgili. Esas sorun insan konforu için -ki çoğu ABD tarafından üretilen arabalar için- dünyanın buna ayrılması. Temel sorun bu fikrin kapitalist fikir olması, onların düzenin devamını sağlayan bir düşünce. Bio-dizel ile tarım üretmek ayrı şeylerdir. Bu yanlışı Lula hükümeti de yapıyor, diyor ki Lula bio-dizel yoksul hükümetlerin kurtuluşudur. Bu çok büyük bir yanlışlıktır. Bio-dizel bütün üretimi gerçekleştirse bile o kadar küçük bir üretim yapıyor ki, enerji sorununu çözebilecek bir şey değil. Mesela Mısır’da tortilla (ekmek) üretirken bunu alır bio-dizel yaparsanız buradaki açlığın sebebi sizsiniz demektir. Enerji için başka şeylere bakmak lazım. Rüzgar ya da güneş enerjisi gibi. Çok net ki bio-dizel mono-kültür demektir, mono-kültür ise çeşitliliğin yok olması demektir. Kapitalistlerin bio-dizel güzellemesi aynı zamanda, gıda fiyatlarındaki son artışları düşünün,  tarımın bir tahvil kağıdı haline getirilmesiyle de ilgilidir.

Karina Şilili bir üniversite öğrencisi, aynı zamanda eğitimini sürdürebilmek için çalışmak zorunda. Neoliberal politikalar sonucu eğitimin özelleştirilmesi ile artık yoksulların okumasının imkansızlaştığını anlatan Karina öğrencilerin tek başlarına verecekleri mücadelenin yetersiz kalacağını ve mücadelenin işçi ve köylülerle birleştirilmesinin zorunlu olduğunu söylüyor

Karina Pena, Şili: Öğrenciyim, Şili’deki mücadele hakkında konuşacağım. Şili’de neoliberal politikalar sonucunda herkes isyan ediyor ve karşı çıkıyor, özellikle de Şili’deki öğrenciler. Bütün bu karşı çıkışın temelinde esasta kapitalizm var ama gösteriler her zaman kapitalizme karşı değil. Pinochet diktatörlüğü 1973’den bugüne kadar devam ediyor esas olarak. Ve bütün rota da diktatörlük zamanında çizilmiş durumda. Şu ana var olan hükümet hiçbir hakkı tanımadan geçmişi devam ettiriyor. Özellikle son yıllarda öğrenciler buna karşı direnmenin sorumluluğunu üstlendiler. Pinochet diktatörlüğünün son gününde eğitimi özelleştirdi ve aynı zamanda IMF ile bir anlaşma imzaladı. Şimdi gerek üniversiteye giderseniz gerekse diğer okullara giderseniz mutlaka para ödemek zorundasınız ve bu çok pahalı. Şimdi eğer üniversiteye gidecekseniz gerekli olan parayı siz ancak 9 ya da 10 ay çalışarak elde edebilirsiniz. Bu bir halk eğitimi değil. Bunun karşısında öğrenci hareketi 2006’da büyük bir gösteri yaptı. Yaklaşık 1 milyon kişiye yakın. Bu direniş 2 ay kadar sürdü ve bu iki ayda esas istek Pinochet’den kalma bir yasanın değişmesiydi. Tabi sadece öğrenciler değil ayrı sektörlerden gruplardan da destek geldi. Şili özellikle sendikalar açısından bütün dünyadaki en hastalıklı ülkedir. Bu aynı dertten öğrenciler de muzdarip ve 2006’da da benzer şeyler oldu. Öğrencilerin esas öncülüğünü çekenler hem işçi hem öğrenci olanlardı, yani okuyabilmek için çalışanlardı. 2006’daki bu isyan sırasında hiçbir sendika eyleme destek vermedi, onlar hükümetin yanındaydı. Ancak öğrenciler isyana devam etti ama onların da fazla deneyimi yoktu. Bu yüzden öğrenciler kendileri kolektif olarak bir öğrenci örgütlenmesi yaratmak zorunda kaldılar. Şu anda hala öğrencilerin neoliberalizme karşı mücadelesi devam ediyor. Tek başına öğrencilerin bir şey yapamayacağını düşünüyorum. Mutlaka işçiler ve köylülerle öğrenciler bir araya gelmek zorunda. Herkese topraklar diliyorum.   

Latin Amerikalı yoldaşlarımız, Türkiye’de kaldıkları kısa süre içinde buradaki mücadeleye destek verebilmek için ellerinden gelini yaptılar. Gönen’den, hemen yanı başımızdaki, Susurluk’ta direnişlerine devam eden Yörsan işçilerine yapılan destek ziyareti ilk adım oldu.  Bu ziyaretin Yörsan işçilerini nasıl memnun ettiği, Latin Amerikan’nın sıcaklığını hissettikleri kısa sürede çoğu el kol işaretleriyle sağlanan dostluktan belli oluyordu. Pek sık hissedilmeyen  sınıf dayanışması bu kısa ziyarette gerçekleşti demek abartılı olamayacaktır. Bunun bir sonucu olarak, Latin grubu tüm samimiyetleriyle Yörsan işçilerine destek için, Yörsan direnişi için anlamlı olabilecek bir günde, Latin Amerikanın bu beş ülkesinde yolların kesilmesini örgütleyebileceklerini, Yörsan işçilerine böyle destek olmayı önerdiler. İlk mahkeme günü için çok kısa bir zaman olduğu için bu öneri bir süreliğine ertelendi ama Yörsan işçilerinin uluslararası bir destek kapısı açık artık.

İkinci ziyaret İzmir’e, Çiftçi-Sen’e yapıldı. Son olaraksa Tuzla’da yapılan 16 Haziran grevine destekte buluştular. Her yerde beraberlerinde götürdükleri “Venceremos-Kazanacağız” pankartı tüm bu ziyaretlerdeki duygularının ne olduğunu sanırız en iyi biçimde özetliyordu.

Ek: Kurtuluş Yok Tek Başına...
Latin Amerikalı arkadaşlarımızla 13 Haziran günü direnişteki Yörsan işçilerini ziyaret ettik. Yolculuk sırasında boş durmayıp Türkçe slogan atmayı da öğrendiler.


Ve sonuç: 

Solforum.net

*  Hasta la Victoria siempre: İspanyolca; "Zafere kadar daima"

 

Yorumlar

eylem anında fabrikadan

eylem anında fabrikadan istiklal marşı çalınıyor... bu nasıl bir "taciz etme" anlayışıdır:))) öyle marş çalarak işçi hakları engellenemiyor, yörsan işçileri işe iade davasını kazandılar!

yok arkada okul vardı,

yok arkada okul vardı, marş orda çalındı. ama işçilerin anlattıklarını düşününce adamın aklına gelse kesin yapar.