Bir varoş semtinde bildiri dağıttılar. Ertesi gün polis semtteki tüm kahveleri basar ve herkesi tek tek kimlik sorgusundan geçirir. Amaç; bildiri dağıtanların yakalanmasından çok -çünkü aradan bir gün geçmiştir- eylemin yarattığı özgürleşme ruhunun yok edilmesi ve yıpranan devlet otoritesinin halkın duygusunda yeniden tesis edilmesidir. Bundan dolayı baskınlar yüzlerce polisle ve olabildiğince abartılarak yapılır. Burada sahnelenen sınırlı bir iktidar çatışmasıdır.
Düzen kendi iktidarlaşmasını, toplumu iktisaden ve siyaseten sistemli olarak güçsüzleştirerek yeniden üretir. Toplum iktisaden, insanca yaşamanın gerektirdiği madde malların asgarisinden yoksun bırakılır. Siyaseten kendi kaderine müdahale etmesi polis zoruyla engellenir. Böylelikle insana kendi insanlığından dahi şüphe duyduğu bir güçsüzleştirme dayatılmış olur.
Maddesi böyle teslim alınan toplumun, adım adım ruhu da teslim alınır.
Sevgisinde ve öfkesinde son derece zayıflamış, reddetmeyi ve korumayı bilmeyen dolayısıyla hiçbir saygı uyandırmayan insan tipi, iktidarsızlaştırılmış toplumun örnek tipolojisidir. Bu tip, her parlak vitrinin önünde metaya ibadet eden, paranın yeşilinde gözleri dönmüş, kimseye hatta kendisine dahi güvenmeyen bir insan müsveddesi haline getirilmiştir.
Paranın ve polisin iktidarı, toplumun aşağılık kompleksi olmuştur.
Düzenin bireyde iktidarlaşmasının sonuçları böyledir. Her gün daha da ağırlaşan örgütlü saldırı sözü edilen üç örnekten, “devrimciyim, örgütlüyüm” diyen kesime dek etkisini gösteren bir yelpazede, ortak özelliğin güçsüzlük olduğu bir karakter yaratmıştır. Sosyal-psikolojik hastalık olan bu durum, zayıflığa alışma, acizlik, hüzün ve kendine acımanın en ücra noktalara sızdığı salgın hastalığa dönüşmüştür. İnsanın, değil başkasına omuz vermek kendisini bile taşıyacak gücünün olmadığı böylesi bir ortamda güç olmak, güç yaratabilmek en büyük erdemdir.
Bu gerçeklerden bakıldığında iktidar meselesi; sadece siyaset kurumları alaşağı etmeye değil, bizzat hayatın her alanında yürütülen, boşluk tanımayan ve bizim için insanlaşma mücadelesi demek olan geniş bir anlam taşır. İktidarlaşma bilincimiz ve düzeyimiz kavramlarımızı ve davranışlarımızı somut ölçülere, kendi değerine, gözle görülür elle tutulur hale getirir.İnandırıcılığımızda, inancımızda, iktidarlaşma gücümüze dayanarak oluşur, geliştirilir.
İktidarsızlaştırılmış bir toplumdan geliniyor. Her yanımızda, her anımızda bu gerçeği yeniden görüyoruz. Güç olma, gücünü kullanabilme, değiştirme ve onu kollama bilinci son derece zayıf; kendimizde, ortamda ve ilişkilerimizde güç yaratan-güç katan bir varoluş tarzı yeterince geliştiremiyoruz.
Devrimci, önce kendisini bir iktidar alanı olarak görmelidir. Bulunduğu ortam, girdiği her ilişki bir iktidar alanıdır. Oturduğu, yaşadığı, faaliyet yürüttüğü yer ve bizzat kendisi devrimcinin iktidarlaşmayı nasıl üretebildiğinin somut göstergesidir. Mücadelemizi genel hedeflere çekmek, günlük yaşamda iktidarlaşma görevini görmezlikten gelmek, devrimci hareketin amatör döneminin mirasıdır. Oysa bugün hiç olmadığı kadar iktidarlaşmayı güncelleştirmek göreviyle karşı karşıya bulunuyoruz.
Özgürleşmeyi ne kadar yaratabiliyoruz? Hâkim iktidar ilişkilerini ne kadar boşa çıkartabiliyor, verili olanı, genelleştirilmiş olanı ne kadar yeni, aykırı, özgür olana zorlayabiliyoruz ve bu zemini ne kadar süreklileştirebiliyoruz? Alanımızda bir iktidarlaşma tarzı koyabiliyor muyuz? Bu soruların doğru yanıtlarını ve çözme gücünü devrimci kendi iç hesaplaşmasında bulur. Kendisini çözümler, tarihselliğini deşifre eder, hangi olumlu yanını geliştirdiğini, hangi olumsuzluğunu yaşattığını sorgular. Kendi tarihine dönük iktidarlaşmasını yaratır. Gücü yettiği oranda kendi olumsuzluklarıyla hesaplaşır ve dersler çıkarır. Bu onun en iyi savaş bilgisidir. Düzene savaşını kendisinde ilan eder ve ortaya koyduğu yaşam tarzıyla örgütlenir. Kendisiyle hesaplaşmadan, kendisine dokunmadan hiçbir ilişkiye yönelmez ve bir öncülük olarak kendisine yönelerek bulduğu çözümleri bu yönelişin gücü, güveni ve bilgisiyle toplumuna taşır. Bu mevzide kazanılmamış hiçbir savaşımın başka bir düzeyde kazanılması daha ötesi kitleye kazandırılması beklenemez. İç iktidar mücadelesi vermeyen ve kazanamayan bir insanın ilişkilerini özgürleştirmesi ve onlara güç vermesi düşünülemez, hatta müdahale dahi edemez.
İç savaş, alçakgönüllülüğü, zaaflarını açığa çıkarma yürekliliğini gerektirir. Kendine dönük bir devrimci adım atılmadan hiçbir düzeyde iktidarlaşmadan söz edilemez. Yapının iç hesaplaşması (eleştiri ve özeleştiri), onun iktidarlaşmasını oluşturma tarzını verir.
Güven yaratan otorite oluşumuzu, Doğru yargılama yeteneğimizi, Düşmanda korku uyandırma özelliğimizi ve Kararlı unsurları birleştirme gücümüzü, kendimize yönelişimizde ve iktidarlaşmayı oluşturma tarzımızda buluruz. Halka yönelme, ondaki gerici iktidarları boşa çıkarma, bunun için şiddet uygulamakta çekinmeme, yaratılan özgür atmosferde bugünden yarına iktidarlaşmayı sağlayan esas temeldir.
Devrimciliğin amatör döneminde iktidar bilinci değil, tepkisellik esas olmuştur. Lokal olarak kendiliğinden gelişen iktidarlaşmalar kalıcılıktan yoksun kalmıştır. Şimdi iktidarı güncelleştirme görevi çok daha açık olarak önümüzdedir ama liberalleşen solun misyonerliğini yaptığı güçsüzlük, yenilgi üzerine değil, güçlenme ve savaş üzerine oturan ve en önemlisi devrime bağlanan bir iktidarlaşma görevidir. Dokunmadığımız, iktidarlaşmaya çekemediğimiz her şey düzenin kendiliğindenliği, devrimci enerjimizi tüketen bir gericilik, tutsaklık olarak kalacaktır. “İnsanı özgürleştirmek için insanla savaş”: Bu toplum yapısının dayattığı bir paradoks ve kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bundan dolayı parti iktidarlaşma savaşını yürütürken bir insanlık hareketi olmak durumundadır.
Tarihsel toplumsal koşulların bize sunduğu gerçeklik budur.
