21 saatlik Trans-Chaco yolunu kat ederek yorgunluktan tükenmiş bir halde Bolivya'nın Santa Cruz kentine varınca, çantalarımızı otele bırakıp elimizi-yüzümüzü yıkadıktan sonra ilk işimiz, kendimizi, iç içe geçmiş halkalar halinde kurulmuş olan kentin yüreğindeki 24 Eylül Meydanı'na atmak oldu.
Karşılaştığımız manzara, şaşırtıcı. Kırmızı tuğlalarla örülü Katedral'i karşınıza aldığınızda sağınıza düşen Şehir Kulübü'nün duvarını kaplayan yeşil-beyaz renkli dev afişte, 'Biz Özerkiz! Tarih Yapmaya Devam Ediyoruz!' yazısı kocaman puntolarla haykırıyor, Gençlik Merkezi'nin duvarından sarkan pankartta genç bir erkeğin, Christian Urresti'nin hüzünlü sureti, 'Özgürlük ve saygınlık için mücadele ederken 11 Ocak 2007 günü Cochabamba'da Cocalero'lar tarafından katledildim. Benim için adalet isteyin', diyor gelip geçenlere.
Bu iyi hesaplanmış dramaturjinin bir başka artısı ise, meydanda kurulu bir düzine kadar çadır. Çadırlarda, yaklaşık 200 Santa Cruz 'yurttaşı', battaniyelere bürünmüş, açlık grevine yatmışlar. Üstelik bunlar sizin-bizim bildiğimiz 'grevcilerden değil: Bizzat Santa Cruz valisi Ruben Costas başta olmak üzere, Yerel Üniversiteler Federasyonu üyeleri, yani anlı-sanlı rektör ve profesörler, Belediye Konseyi üyeleri, Santa Cruz İhracatçılar Birliği yöneticileri, Belediye Konseyi başkanı, Kadınlar Birliği üyeleriÖ Aslına bakarsanız açlık grevi de bizim bildiğimiz grevlere pek benzemiyor. Örneğin grevciler herkesin gözünün içine baka baka lolipop yalamaya çekinmiyorlar...
Ortalıkta 'Katil Evo!', 'Evocular Caracas'a!' (size de su mahut 'Komünistler Moskova'ya!' sloganını anımsatmadı mı?) afişleri, yeşil-beyaz eyalet bayrakları, hatta yeşil-beyaz giysili kadın, erkek ve çocuklardan geçilmiyor...
Santa Cruz, Bolivya'nın özerklik yanlısı dört doğu eyaletinden en gelişkin olanı. (diğerleri Beni, Tarija ve Pando). 1960'li yıllarda azgelişmiş Bolivya'nın hiç de gelişmiş sayılmayacak bir bölgesi için, nüfusu, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni yerleşimcilerle hızla yükselmeye başlamış. Çoğu bölgelerindeki huzursuzluklardan kaçan, bir kısmı ise savaş suçlusu Sırplar, Hırvatlar, İsrailliler, Almanlar, İtalyanlar... Bir başka deyişle, gözü kara bir 'desperados' akını... Yeni yerleşimciler, kısa surede dünyanın bir numaralı koka üreticisi Bolivya'nın narkotrafiğini ellerine geçirerek palazlanmaya başlamışlar.
Oligarkların Beyaz Bolivya'sı ile tarihin dışlanmışlarının yoksul ve koyu tenli Bolivya'sı arasındaki savaşım, bir devrim - karşı-devrim diyalektiği içerisinde serinlenirken, emek kesimini nesnel olarak oligarklarla yan yana düşüren bu durum (bu arada, haksizlik etmemek için sendikaların referandum konusunda tabanlarını serbest bıraktıklarını vurgulayalım), ayni zamanda ülkenin geleceği için de belirleyici olacağa benziyor.
Çalışkan Avrupalı, tembel yerli!
Santa Cruz'un yeni yerleşimcilerinin talihi, bölgede zengin doğalgaz ve hidrokarbon yataklarının bulunmasının ardından iyice donmuş. Gerçekten de nüfusun yüzde 60'ını yerlilerin (ve daha büyük bir bölümünü yoksulların ve açların) oluşturduğu Bolivya'da Santa Cruz, gerçekten de aykırı bir manzara oluşturuyor. Sokaklarında beyaz tenliler, çoğunlukta. Bolivya'nın yerli ve yoksul batısında toplumsal yasama hakim olan kaos, burada yerini 'nizam ve intizam'a bırakıyor. Vitrinlerde Paris'e, Londra'ya, New York'a öykünen bir zenginlik gösterisi. Yerliler ise, ya kentin arka sokaklarına sürülmüş, gözlerden uzak gettolarda sürdürüyorlar sefil yaşamlarını, ya da beyaz efendilerin iyi giyimli, uysal, terbiyeli, güler yüzlü hizmetkarları, garsonları, polisleri, bulaşıkçıları olarak boy gösteriyorlar toplumsal sahnede.
Ne ki bir 'yerli' denizinde bir beyaz adacığı oluşturmak, Santa Cruz'a anakronik bir görüntü veriyor. Bir 17-18. yüzyıl kolonisi ile, bir 17. yüzyıl Batı Avrupa şehir-devleti arasında gidip gelen bir görüntü. Ve beyazlar, özellikle ülke ilk yerli Devlet Başkanı'nı göreve getirdiğinden beri, kendilerini tehdit altında hissediyorlar... 'Çalışkan-iş bilir Avrupalılar / tembel, koka müptelası yerliler' klişesi; 'biz çalışıp kazandıklarımızla neden bu uyuşukları besleyelim?' tepkiselliği, 'Ya bunlar bir gün mülklerimize el koyup bizi sınır dışı etmeye kalkışırlarsa!' paranoyasıyla iç içe geçerek ortak ve içe kapalı bir halet-i ruhiye oluşturmuş.
Bu 'halet-i ruhiye' ise, uyuşturucu kaçakçılığından enerji sektörü patronluğuna terfi eden Santa Cruz baronlarını Evo Morales iktidarına karsı yoğun bir 'sivil' örgütlenme refleksine şevketmiş. Evo Morales ve MAS'in temsil ettiği yerli ve yoksul Bolivya ile bağlarını kopartmak, kendi başlarına kalmak istiyorlar. 'Autonomia' (özerklik) talebi ile başlayıp ayrılıkçılığa kadar her türlü nüansı kapsayan bir kopma eğilimi bu... Bunun için açlık grevleri düzenliyorlar (nitekim 24 Eylül Meydanı'ndaki 'grevciler'in talebi, hidrokarbonlardan alınan verginin bir bölümünün eyalet yönetimine bırakılması), Bolivya yoksullarının yabancı şirketlere ve oligarklara karsi -Evo'nun Devlet Başkanı seçilmesiyle sonuçlanan- mücadelelerinde sıkça yaptıkları gibi, şehirlerarası yolları trafiğe kapatıyorlar, kent konseylerini, hatta hava alanlarını işgal ediyorlar - bu nedenle Devlet Başkanı referandum öncesi muhalif valilerin yönetimindeki beş kente gidemedi: Beni, Pardo, Santa Cruz, Tarija ve Sucre. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ile Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez ise, Bolivya ziyaretlerini iptal etmek zorunda kaldılar...
Özerklikçi-ayrılıkçı oligarklarin eylemlerinin, tüm ülkede adil bir emeklilik sistemi için ayağa Kalkan öğretmen ve madencilerin eylemleriyle çakışması, durumu daha da vahimleştiriyor. Geçtiğimiz günlerde Huanuni madencilerinin eylemine polisin müdahale etmesi ve çatışmalar sırasında iki genç madencinin yaşamını yitirmesi, ülkedeki tansiyonun iyice yükselmesine yol açarken, iktidar partisi MAS içerisinde huzursuzluk ve kabine değişimi istekleri sıkça dile getirilmeye başlandı. Santa Cruz'lu ve diğer ayrılıkçı oligarklarin ise olan-biteni ellerini ovuşturarak izlediklerini belirtmeye gerek var mı?
* * *
Bolivya'nın, General Antonio Jose Sucre önderliğinde Bağımsızlığını ilan edişinin (6 Ağustos 1825) 183. yıldönümünün, yani Bağımsızlık Bayramı'nın ertesi günü ulaştığımız Cochabamba'daki manzara ise, bambaşkaydı. 7 Ağustos Bolivya'da, 'Ordu Günü' olarak kutlanıyor. Ülkenin belli başlı kentlerinde, bu vesileyle askeri geçitler düzenleniyor. Ancak Evo Morales'in Devlet Başkanı seçilmesinden bu yana, Ordu Günü, farklı bir anlam yüklenmiş. Ayni gün ülkenin dört bir yanından yerli gruplar, Başkan'a desteklerini sergilemek üzere her yıl farklı bir kentte toplanarak geçide katılıyorlar.
Geçtiğimiz yıl Santa Cruz'da gerçekleşen olaylı geçidin ardından bu yıl yerliler, Cochabamba'daki gösteriye katılacaklar.
Cochabamba'nin baş döndürücü ölçüde karmaşık, şamatalı, kaotik otobüs garajında sabahın erken saatlerinde buluşan binlerce yerli, biraz sonra başlayacakları geçide hazırlanıyorlar. (Bolivya'da en büyüğü Quechua, Aymara ve -doğuda- Guaraniler olmak üzere irili-ufaklı 37 yerli grubu yasıyor.) Kadınlar kısacık boylarıyla tuvaletteki aynanın önünde parmak uçları üzerinde dikilerek bellerinden aşağı uzanan saçlarını tarayıp yeniden örüyorlar; erkekler her bir grubu diğerinden ayırt eden şapkalarını özenle başlarına yerleştiriyor.
Kent meydanında kurulmuş derme-çatma tribünün en ön sırasında, ekranlardan tanışı olduğumuz bir sima - Evo Morales, ayakta, geçide katılanlara el sallıyor. İşin hem Temel'i, hem de beni hayrete düşüren yönü, gerek o an, gerekse, o aksam referandum kampanyasını sonlandırdığı, La Paz'in uydu-varoş kenti El Alto'da dans ederken o kadar kolay ulaşılabilir, o kadar tehlikeye açık ki... Dostlarımız Sonia ve Soledad Evo'nun güvenlik önlemlerini 'kendimi cezaevinde hissettiriyorlar' diye ısrarla geri çevirdiğini anlatıyorlar bize. (Gerçekten de, moka üreticilerinin lideri olarak hatırı sayılır bir cezaevi deneyimi var, Evo'nun...) Ancak son bir kaç ay içerisinde kendisine ve bakanlarına yönelik tehdit ve suikast girişimlerinin yoğunlaşması üzerine bazı önlemleri uygulamayı kabul etmiş...
Geçit ve meydan ve de su ayaklanmalarının başkenti Cochabamba'nın manzarası, Santa Cruz'unki ile taban tabana zıt. Koyu tenliler, yoksullar, yerliler, kargaşa, yerlerde yuvarlanan çocuklar, yoksullara özgü içiçelik, sokaklardaki belediye otobüsü sıkışıklığı, kaldırımlarda uyuyan, yemek yiyen, dilenen, elişleri yapan, satan aileler, huilpa'larını kaldırıp köşe başında 'hacet gideren', ya da memesini herkesin ortasında çıkarıp bebesinin ağzına dayayan teklifsizlik... Ve ilk kez, ama ilk kez, yerli bir Başkan'a sahip olmanın gözlerde yansıyan kıvancı, onuru... Durup, köşe başında, hiç tanımadığı biriyle Kırk yıllık ahbapmışçasına politik bir sohbete dalan coşku... Kentin sokaklarını dumanlar saçarak homurtuyla arşınlayan eski model arabaların hemen tümünün üzerinde Bolivya bayrakları... Ve kent meydanında saatler boya yılmadan konuşan çekik gözlü, koyu tenli ajitatörleri dinleyen kümelerin ellerinde Evo posterleri...
* * *
Evet, Evo ve muhalif valilerin görevlerine devam edip etmeyeceklerini belirleyen 10 Ağustos referandumu, iki Bolivya'yı son zamanlarda sıkça olduğu üzere bir kez daha karşı karsıya getirdi. Beyaz, müreffeh, elindekileri yitirmemek için pek çok şeyi göze almış, gözü kara doğu, ülkenin ekonomik kaynaklarını elinde tutuyor ve siyasal açıdan da bir hayli örgütlü.
Kaynak yoksunu, yoksul ve yerli Batı ise, bugüne dek olmadığı ölçüde bir sosyal gücü temsil ettiğinin farkında - son on yılların mücadeleleri 'yeryüzünün lanetlileri'ni çok uzun bir aradan sonra bir kez daha tarihin sahnesine taşımış. Bir yandan da, Evo Morales ve MAS ile birlikte siyasal iktidarı elinde tutmakta. Ama ekonomik güçten, daha doğrusu ekonomik gücün yeniden dağıtımını sağlayacak, yani Bolivya'daki yoksulluk ve yoksunluğa son verecek devasa kaynakları toplum içerisinde yeniden pay etmeye cüret eden siyasal iradeden yoksunlar - hiç kuskusuz uluslar arası konjonktür de buna izan vermiyor. Bu ise, Bolivya'da örgütlü emekçilerle, yoksul, dışlanmış yığınları karsı karsıya getiriyor. Enerji kaynakları ve toprak üzerinde özel mülkiyete son veremeyen iktidar, yoksullukla mücadelede kaynakları emek sektöründen sağlamaya çalışıyor. (Bu arada, Bolivya'da yoksullukla mücadele alanında hatırı sayılır ilerlemelerin kaydedildiğini de vurgulayalım: okur-yazarlık neredeyse yüzde 100'e ulaşmış durumda, 18 yasına kadar tüm çocuklar, doğum yapan kadınlar ve yaşlılar, ücretsiz sağlık hizmetlerinden yararlanıyor, hükümet kır ve kent yoksullarına temiz su sağlayabilmek için kolları sıvamış durumda...) Böylece, örneğin Huanuni Maden Emekçileri Sendikası yöneticisi Raul Guevara'nın 'neoliberal' olarak tanımladığı (La Razon, 08.08.2008, s. C. 4) bir Emeklilik Yasası çıkıyor ortaya. İtalyanlar, öğretmenler, sağlık emekçileri ve madenciler Central Obrera Boliviana (COB)'nin yasa tasarısını desteklemek üzere sokağa dökülüyorlar...
Darbelerden referanduma
Bolivya Silahlı Kuvvetler Komutanı Luis Trigo'nun, içlerinden pek çoğunun 'Barış görevlisi olarak bulundukları Angola, Kongo, Haiti'deki açlık, ölüm ve yıkım olaylarının kendi ülkelerinde yaşanmasını istemediklerini' belirttiği, Başkan Evo Morales'in ise, 'darbe girişimleri içerisinde olan bir sivil diktatörlük'ten söz ettiği bir ortamda (La Razon, 08.08.2008, s. A 8-10), yoksul-yerli halk ile örgütlü emek kesimleri arasındaki çelişkilerin bir an önce çözüme kavuşturulması, ABD'nin yeni hamlesi için yedekte beklettiği oligarklarin emellerinin boşa çıkartılması için hayati önem taşıyor.
Cochabamba'daki San Simon Üniversitesi resmi yayın organı Tiempo Universitario'daki imzasız başyazıda, '1982'den önce haberciler cumhuriyet yaşamımızın tipik haberini kaçırmamak için birbirleriyle yarışırlardı: 'Bolivya'da darbe'. Bir darbeler ülkesiydik. Bugünlerdeyse, sanırım haberciler şuna benzer haberler geçiyorlar merkezlerine: 'Bu Pazar, Bolivya'da referandum yapılmadı...' ('De ultimo momento, Tiempo Universitario, ano 5, no. 15, Cochabamba, Asiran 2008, s. 3) sözleriyle betimlediği kesitte, Devlet başkanı Evo'nun ülkenin tümünden aldığı yüzde 63'e yakin bir oyla, muhalif valilerin ise kendi bölgelerinden aldıkları, bazıları yüzde 70'e varan oylarla görevlerinin başında kaldıkları (yalnızca Cochabamba, La Paz ve Oruro valileri çoğunluk desteğini sağlayamadı) son referandum gibi girişimlerin de bir deva olamayacağı açık. (10 Ağustos Pazar günü referandum sonuçlarının ilk kez açıklanışını izlediğimiz Internet Kaffe'nin işleticisi kadın, 'Evo kaldı, valiler kaldı... Hiçbir şey değişmedi ki...' diyordu istihzayla.) Üstelik, birbirini izleyen referandumlar, 'demokratik' yolları da giderek sınırlandırıyor, ülkeyi açmaza sürüklüyor.
Gerçekten de, dışlanmış yoksullarla örgütlü emek kesiminin mücadelesi arasında bir yakınlaşma sağlanamazsa, Evo ile birlikte yükselen 'Başka bir dünyanın mümkün' olduğuna ilişkin umutların, kanlı, faili meçhullü, postallı bir serüven içerisinde bir kez daha yer ile yeksan olması, isten bile değil...
Santa Cruz (Bolivya), 12 Ağustos 2008.
Gündem Online
