Majesteleri hoşgeldiler



1 haftadır nereye baksak onu görüyoruz. Haberler, köşe yazıları, tartışmalar... Anlayacağınız tüm ülke gündemini işgal etti: Majesteleri Kraliçe 2. Elizabeth. Öyle ki gazetecileri selamlamayışından Bursa Camii'nde giydiği patiklere, akşam yemeğinde yediği yemekten kendisi için verilen davete kadar her şey gündem oldu.

Kraliçenin magazin gündemi bir yana, benim dikkatimi çeken bir başka nokta vardı. Daha birkaç ay öncesinde adını hatırlamadığım bir Arap ülkesinin kralı Türkiye'yi ziyarete geldiğinde, ulusalcı basınımız ayaklara kalkmıştı. Vay efendim, Allah'ın Arap'ına resmi tören yapılmışmış, yok efendim Atatürk'ün kurduğu modern cumhuriyete yakışır mıymış, falan da filan.

"Modern cumhuriyet" ile bahsedilen ülkenin Türkiye olduğu zırvalamaları bir kenara bırakılırsa, aslında bu yorumlar doğruydu. 21. yüzyılda yaşıyorduk ve birileri hala Şeyh, Emir gibi mevkilere kurulup dediğim dedik biçimde ülkelerini yönetiyordu. Bu elbette apaçık bir gericilikti ve buna karşı tavır almak da doğru bir hareketti. Gelin görün ki insanın aklına yine de sorular takılıyordu. Mesela, o kadar gerici yönetimle iş yapan, ikili ilişkiler kuran ülke bu ülke değil miydi? Örneğin İran Şahı'nın iktidara gelmesinde faal rol alan, iktidarı boyunca ona destek veren ve en yakın dostlarından olan ya da 1990'a kadar Saddam Hüseyin'le "kanka" düzeyinde ilişkiler kuran, sonrasında da bu ilişkileri gizli kapaklı devam ettiren devlet bizim devletimiz değil miydi? Hala İmparatorluk ile yönetilen Japonya'yı da mı okul kitaplarında "kardeş devlet" diye anlatmadı sanki? O cumhuriyetçi (!) kurumların bu ilişkilere pek sesi çıkmadı maalesef. Hatta birçok defa bu ilişkilerin bizzat yürütücüsü konumunda olmaktan da çekinmediler. Öyleyse bizim devletimizin başka devletlerin içişlerine karışma, onlara bu yüzden posta koyma gibi bir yönü yoktu. Demek ki ortada apaçık bir ikiyüzlülük vardı.

İşte bu ikiyüzlülüğün en açık örneklerinden birisi de "Büyük Britanya" Kraliçesi Majesteleri 2. Elizabeth'in ziyaretinde sahnelendi. Gariban (!) Arap şeyhine tekme tokat dalan Cumhuriyetçiler (!) söz konusu büyük bir devletin otokratı olunca önünde el pençe divan hazır bulundular. Cumhurbaşkanı'nın verdiği resepsiyona onu gerici bulduğu için teşrif etmeyen "halk" partisi lideri, majestelerinin önünde hazırdı. Üstelik resmi davetleri sevmeyen (!) eşiyle birlikte. Cumhurbaşkanı'nın eşi de özel kıyafeti ile kraliçe onuruna verilen yemeğe katılıyordu. Şapka altı türban taktiğiyle devlet törenlerindeki türban yasağı deliniyor, başka zaman olsa kıyameti koparacak olan paşalar gıklarını çıkaramıyordu. Zaten devlet geleneğimizdeki gibi mevzubahis ayak öpmekse gerisi teferruattı.

Arap şeyhine en ağır tepkileri veren, aylarca dillerinden düşürmeyen ulusalcı basın ise kalemlerini Kraliçe'ye çevirmek yerine kraliçeden aldıkları pasla gol atmaya çalışıyor, ancak her zamanki gibi yine kaleyi tutturamıyordu. Nerdeyse tüm Ergenekoncu kalemler Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası'nı dinleyen Kraliçe Elizabeth'in koro için, "Türkiye'nin çağdaş yüzü" demesini konu edindi ve ekledi: Demek ki Türkiye'nin bir de çağdaş olmayan yüzü var.

Eh artık bize de "Sabah-ı şerifleriniz hayrolsun" demek düşüyor. Ya kendi ülkenize o kadar yabancısınız ya da işinize gelmediğinden, bu ülkenin demokrasi güçleri her gün o karanlık yüzüyle karşılaşırken siz hala onu birilerinin başörtüsünde arıyorsunuz bunu yaparken de bir otokratın sözlerini referans alıyorsunuz. Kendisinin işgal ettiği mevkinin Cumhuriyet'in yüce (!) değerleri ile çelişmesinden söz bile etmiyorsunuz.

Mantık yanılsamalarını engellemek için açıklayalım. Evet, Britanya'da Monarşi yönetimde söz sahibi değildir. Diğer bir deyişle sembolik (!) bir kurumdur. Evet, İngiltere'de demokrasi o kraliyetle yönetilen Arap ülkelerinden de Türkiye'den de daha ileri konumdadır. Ama kazın ayağı da öyle değildir. Çünkü bu durumun sebebi Kraliçe hazretlerinin İngiliz halkına bahşi değil İngiliz halkının edindiği kazanımların sonucu oluşan bir dengenin sonucudur. Yoksa bu denge olmasa İngiliz Kraliyet ailesinin geçmişine bakılarak vakti zamanında bu tür hakları halkına verme konusunda çok cömert olmayacakları da herhalde bilmeyenin olmadığı bir gerçek.

Burada sorun sembolik (!) bile olsa böyle gerici bir koltuğu işgal eden, onu reddetmeyen, binlerce yıldır İngiliz halkından, daha da önemlisi sömürgeleştirilen halklardan sömürülen gelirlerle oluşturulmuş bir servetin hesabını vermek yerine onun sefasını süren ve hala bu makamın temsilcisi olarak ülkesini dünyada temsil eden kişinin gelip çağdaşlık dersi vermesi ve bizim aklıevvellerimizin de ona "hadi oradan" demek yerine referans alıp sağa sola saldırmasıdır.

Bizler bu ikiyüzlülüğün sebebinin Kraliçe'nin kefiye* yerine taç takması mı yoksa iç politikada birileriyle uğraşayım diye Britanya Kraliçesine posta koymanın Arap şeyhine artistlik yapmaya benzememesinden mi kaynaklandığını düşüneduralım, Cumhuriyetçi (!) aydın(!)larımızın sürece tavrını  özetleme işini Fikret Kızılok'un bir şarkısına bırakalım:
 

Ne padişah, ne sultan
Bir enişten, bir ablan
Yanında bir de baban
Sefam olsun yaradan
 

* Arap erkeklerinin kullandığı bir baş örtüsü