Tibetlilere rahat mı battı?



Tibet Sorunu son günlerde çok konuşulur oldu. 14 Mart'taki olayların ve yaklaşmakta olan Pekin Olimpiyatları'nın buna katkısı ise tartışılmaz. Tibetliler'in yaptıkları eylemler Avrupa ve ABD'de konunun gündeme gelmesine neden oldu. Şüphesiz Türkiye'de de konu gündeme geldi. Ve bazı sol gazete ve web sitelerinde konuyla ilgili yazılar yazıldı. Buraya kadar herşey normaldi. Benim bu yazımı yazmama neden olan şey ise sol yayınların olaya bakış açısı oldu.

Önce olay sol yayınlarda nasıl değerlendirildi ona bakalım. Benim rastlayabildiklerimin hemen hepsinde şu görüş hakimdi: Olimpiyat oyunlarını kullanarak Çin'i karıştırmak ve bir şekilde Çin'e zarar vermek, Çin'in gelişen ekonomisinin Batı ekonomilerine verdiği zararı azaltmak.

Tabii ki aklı başında bir insan için bunların gerçekliği su götürmez. Ancak sorun başka bir yerdedir ve bu inatla görülmemektedir: Ulusal Soruna Bakış Açısı. Bunun nedeni ise ya cahilliktir ya da hamasi nutuk atma kaygısıdır. Bunun başka bir mazareti olabileceğini sanmıyorum. Bu mazaretlerin ikisi de yerine göre mazur görülebilecek nedenlerken bunun gibi hem yeni öğrenen genç sosyalistleri yanlış bilgilendireceği hem de tarihe böyle geçeceği ve gelecekte sosyalistlerin tavırları değerlendirilirken bunlar ortaya konulacağı için müdahale edilmeden bırakılamaz. Aksi halde bizlerin bugün yapacağı hataların bedelleri gelecek kuşaklar tarafından ödenecektir. Örnek isteyene Türkiye'nin ilk sosyalistlerinin Kemalizm'e karşı takındıkları cılız muhalefet çizgisinin bugün Anadolu'da solu ne duruma düşürdüğüdür.

Evet konuya dönersek önce muhataplarımızı tanıyalım. Önce Çin'den bağımsızlık talep eden Tibetliler. En baştan belirtelim ki bu hareketin ilericilik seviyesi bir ulusal bağımsızlık hareketinin olabileceği en dip noktadır. Hareket ABD ve Avrupalı devletler tarafından yönelendirilmekte buralardaki çevrelerce finanse edilmekte ve Çin'e zarar verebilmek için kullanılmaktadır. Hareketin önderi ise Tibetlilerin, "Buda'nın yeniden dünyaya yeniden gelmiş hali" olduğuna inandıkları yani yarı tanrı Dalai Lama. Bir kere kendisini tanrı zanneden insanlarla -ya gerçekten inandığı ya da bu ilişkiden faydalandığı için farketmez- bu yalanın arkasına saklanarak ilişki kuran bir önder ve onun yönlendirdiği hareketin gelebileceği en ileri nokta ne olabilir siz düşünün.

Diğer tarafta ise Çin Halk Cumhuriyeti. Son 20 yılda gerçekleştirdiği atılımla vahşi kapitalizmin en önemli kalesi olma yolunda önemli adımlar atan, sözde komunist bir parti tarafından yönetilen, Türkiye'de (vb. ülkelerde) faşistlerin alkış tuttuğu en acısı da bazı sosyalistlerin de övgüler dizdiği bir gelişme sürecine giren ülkenin 50 yıl içinde dünyanın en büyük gücü konumuna geleceği tahmin ediliyor. Peki ne ile? Devlet kapitalizmi ile sömürülen işçi emeği ile. Neyse Çin'in ekonomi politikaları konumuzun dışında. Biz konumuza geri dönelim.

Olaya safça bakıp ilericilik, gericilik veya emperyalistlerle ilişkiler üzerinden "Çin mi haklı Tibetli bağımsızlık yanlıları mı haklı?" diye tartışmak bu sorunu çözemeyeceği gibi tutarsız da olacaktır. Kaldı ki böyle bir durumda Çin'in ilericiliği ve emperyalistlerle ilişkileri de sorgulanmak zorunda olacaktır. Bence konuya "Ulusal Sorun" perspektifi dışından bakmak dışında bir yol yoktur.
 

Bundan yaklaşık 90 yıl öncesine dönersek Lenin "Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı" isimli eserinde Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Programı'ndaki ulusal soruna bakışı eleştiren Semkovski'nin şu sözlerini alıntılar:

Polonya proleteryası Rusya'nın bütün proleterleri ile birlikte ortak savaşı aynı devletin çerçevesi içinde vermek istemesine karşılık, Polonya toplumunun gerici sınıfları, bunun tersini, Polonya'nın Rusya'dan ayrılmasını isterlerse ve bunlar referandumda oyların çoğunluğunu sağlarlarsa... nasıl davranmalı? Biz, sosyal-demokratlar, merkezi parlamentoda, Polonyalı yoldaşlarımızla birlikte ayrılmaya karşı mı oy vermeliyiz, yoksa ulusların kaderlerini serbestçe tayin hakkını ihlal etmemek için oyumuzu ayrılmadan yana mı kullanmalıyız?

Ve şöyle cevaplar:

"Eğer gericiler çoğunluktaysa ne yapmalı" diye soruyor Bay Semkovski. On yaşında bir öğrencinin sorabileceği bir soru. Eğer demokratik bir oylama çoğunluğu gericilere verirse Rus Anayasasını ne yapmalı? Bay Semkovski, yavan, içi kof, pratik bir değeri olmayan sorular soruyor, yedi aptalın sorduğu ve yetmiş akıllının yanıtlayamadığı sorular türünden bir şey.
Gericiler, bir demokratik oylamayla, çoğunluğu sağladıkları zaman, genellikle şu iki şeyden biri olur: ya gericilerin kararı uygulanır, ve bunun kötü sonuçları yığınları hızla ya da yavaş yavaş gericilere karşı demokrasiye doğru iter; ya da demokrasi ile gericiler arasındaki çatışma bir iç savaşla ya da benzeri bir şeyle çözüme, bağlanır, ki bu, (Semkovskilerin bile işitmiş olabilecekleri gibi) demokratik bir düzende bile olabilir.


Görüldüğü gibi Lenin bu konuda görüşünü gayet net belirtmiş ve arkasından kendisini komunist diye nitelendiren hiç kimse bu konuda onu eleştirmemiş bu görüşlerin yanlışlığını ileri sürmemiştir. Öyleyse eleştirilerime hedef olan kesimler de dahil olmak üzere herkes bu görüşleri benimsemiş ve paylaşmıştır.
Öyleyse yukarıdaki örneği durumu buna çok benzeyen Tibet örneğine uygulayarak durumu değerlendirebiliriz. Fakat biz yine de örneklerle açalım.

Birincisi bir ulus başka bir ulus tarafından zorla hakimiyet altında tutuluyorsa bu tarihte de görüldüğü gibi ezen ulusun da ezilen ulusun da toplumsal ve ekonomik gelişimine zarar vermektedir.  Tarihin ispatladığı bir gerçekliğin önünde ne kadar direnirseniz direnin gelişmeler bu gerçekliği er ya da  geç yüzünüze vuracaktır. Böyle durumlarda zaman sadece bu tokadın şiddetini arttıran bir faktör olarak kalır. Bilimsel doğrular siz başka türlü yorumladığınız için kendi diyalektiğinin dışına çıkmazlar. Tibet örneğine bakarsak Orta Asya devrimci ilerici hareketlerle çalkalanırken yanıbaşındaki Nepal'de devrim olurken Tibet'in Çin'den ayrılmasını önlemek adına demokratik gelişiminin önüne setler çekildiği için bugün halkının büyük bölümü bir gerici şefin ve onun hareketininin peşinde toplandığını görürüz.

İkincisi ulusların kaderlerini tayin hakkında birlik sorunu hem tek taraflı hem de çift taraflıdır. Çift taraflıdır çünkü iki taraf da birliği özgürce istemelidir. Tek taraflıdır çünkü iki taraftan biri beraberce hareket etmeyi istemiyorsa diğer tarafın birlikte hareket tavrı boşa düşecektir. Aksini düşünüp örneklendirirsek; diyelim ki ülkemizde sosyalizm yaşanmaktadır ve Yunanistan'da da yaşanmamaktadır. Türkiyeli işçiler kaderlerini Yunan kardeşleriyle ortak görmekte ve Yunanistan ile birliği savunmaktadır. Yunanistan'da ise bu eğilim yoktur. Bu durumda hangi kafa Türkiye'nin Yunanistan'ı ilhakını doğru bulabilir. Cevap şoven kafadır. Şimdi Tibet'e dönersek Çin'de sosyalizm yaşamakta mıdır? Hayır. Sosyalizme doğru bir gidiş var mıdır? O da hayır. Demokratik bir halk iktidarı söz konusu mudur? O da hayır. E bari en azından burjuva demokrasisi mi söz konusudur? Ona da hayır. Tüm bunları birleştirp bir de ne Çin halkına ne de Tibet halkına birlikte yaşama talepleri sorulmuş mudur? O da mı hayır? O zaman sorulacak başka soru var mıdır? O da hayır.

Üçüncü soru emperyalist devletlerin bölge ve Çin politikalarına Tibet halkının ortak olmasının Çin'i desteklemek için yeterli olup olmadığıdır. Bunun cevabı da "hayır yeterli değildir" olmalıdır. Nedeni ise birinci başlıkta verdiğimiz nedenle aynı noktaya gelmesidir. Sırf emperyalizmi bahane ederek bir halkı boyunduruk altında tutarsanız bu sizi ilerici devrimci değil aksine sömürgeci pozisyonuna düşürür. Yakınımızdan bir örnek verelim. Kuzey Iraklı Kürt gruplar yıllarca emperyalist devletlerle içli dışlı sıkı fıkı ilişkiler sürdürdüler. Ve şu anda da yine aynı ilişkiyi sürdürerek ABD'nin Irak işgalini destekleyen bir noktadadırlar. Ancak tüm bunlar Saddam Hüseyin iktidarını ilerici yapmadı. Aksine kendi topraklarında yaşayan Kürt halkına uyguladığı baskı politikası Kürt halkını daha da çaresizleştirdiği için onları iyice emperyalistlerin kucağına attı. Aynı zamanda bu politikaları Irak'ın işgali sırasında da emperyalistlere bahane yarattı. Bugün Kuzey Irak'taki Kürt hareketinin şefleri Talabani ve Barzani'nin emperyalistlerle tüm ilişkilerine rağmen Kürt halkı Irak'tan bağımsızlıktan yana bir tavır koyduğunda Türkiyeli sosyalistler Türkiyeli devrimciler buna karşı mı çıkacaktır?

Diğer bir nokta ulusların bağımsızlık taleplerinin hiç bir zaman güllük gülistanlık bir ortamda gelmediğidir. Şimdiye kadar herhalde hiç bir halk "Çok rahatız. Ekonomik sıkıntımız yok, siyasi ve kültürel olarak ezilmiyoruz. Rahat battı. O zaman hadi isyan edelim" diyerek bir siyan başlatmamıştır. Dahası eşitçe muamelenin çok altında muameleye rağmen bir çok halk isyan etmek de tereddüt etmiştir. Çünkü böyle bir hareketin onlara ne gibi bedeller ödeteceğinin az çok farkındalardır. Bu ancak mevcut duruma artık daha fazla tahammül edememe ve tüm olacakları göze alarak bir yola girme noktasında ortaya çıkabilmiştir. “Halk her günkü deneyiminden, coğrafi ve iktisadi bağların değerini ve büyük bir pazarla büyük bir devletin üstünlüklerini bilir. Onun için halk, ancak ulusal zulüm ve ulusal sürtüşme, yaşamı dayanılmaz hale getirdiği zaman ve iktisadi ilişkileri baltaladığı zaman, ayrılmaya, bir çare olarak başvurur.” [V.İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı]

Öyleyse Tibetli bağımsızlık yanlılarının iddialarının abartılı olduğuna emin olsak bile Çin'in Tibet halkına karşı doğru bir sınav verdiğini iddia edebilir miyiz?

Sonuç

Sosyalist arkadaşların Tibet meselesinde Çin'e arka çıkan tavırlarının sebebini emperyalist devletlerin bölge oyunlarını teşhir etme amaçlı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu tavır emperyalist devletleri bölgeyi karıştırmaktan vazgeçmeyeceği gibi hizmet edeceği şeyler Çin halkının ve devlet politikalarının şovenistleşmesi ve Tibet halkının sosyalistlerden uzaklaşıp gerici güçlerle daha da yakınlaşması olacaktır. Tabii bu savunulan düşüncelerin evrenselleşmesi durumunda olacak sonuçlardır. Bugünkü Türkiye solunun güçsüzlüğünü ve dünya solunun enternasyonal fikir alışverişisizliğini düşünürsek bu pek olası bir durum değildir. Ancak yine de olasıdır. Bu anlayışın yerel sonucu ise ulusal sorunda şoven yorumları meşrulaştırıcı faktör olmasıdır. Hele ki ülkemizde Kızıl Elmacı güçlerin kendilerini sol olarak satmaya çalışıp Kürt hareketine saldırırken kullandığı materyallerin - bu gruplar sıklıkla Kürt hareketinin ABD ve AB'nin maşası olduğu, emperyalizmin Türkiye'yi karıştımak için kullandığı bir güç olduğu gibi söylemler kullanmaktadır - benzer olduğunu düşünürsek.

Öyleyse sol güçler bu konuda nasıl bir tavır almalıdır? Herhalde Dalai Lama'dan özgürlük kahramanı çıkartmak ahmaklık olurdu. Ancak tüm yazı boyunca da "Kahrolsun emperyalizm öyleyse Tibet'e ölüm" mantığını çürütmek için uğraştığımıza göre yapılması gereken nedir? Bence sosyalistler bu sorunda bir yandan herşeye rağmen "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" çerçevesinde Tibet halkının bağımsızlık hakkını savunurken Dalai Lama çetesinin iç yüzü teşhir edilmeli, diğer yandan ise "Çin' halkının Tibetlilerle kader birliğinin tek yolunun Çin halkının şimdiye kadarki hatalarını telafi etmek için kendi iktidarının sosyal-faşist politikalarına karşı mücadele ederek Tibetli kardeşlerini beraber yaşamaya ikna etmesi" olduğu gerçekliğinin altı çizilmelidir. Yoksa Çin'in şimdiye kadarki benzerlerine ülkemizde de sıklıkla rastladığımız "Çin’i bölmeye çalışıyorlar" ya da "Emperyalizmin oyunları..." vs söylemlerin arkasında durmak değil sosyalistlerin herhangi bir tutarlı insan evladının dahi düşmemesi gereken bir hatadır.

 

Yorumlar

bence yazı genel olarak iyi

bence yazı genel olarak iyi ve ufuk açıcı. bir de bu konuyla ilgili fazla yazı yazılmamıştı benim bildiğim, onun içinde iyi bir iş olmuş. benim katılmadığım nokta ise yazının son paragrafında: "Çin' halkının Tibetlilerle kader birliğinin tek yolunun Çin halkının şimdiye kadarki hatalarını telafi etmek için kendi iktidarının sosyal-faşist politikalarına karşı mücadele ederek Tibetli kardeşlerini beraber yaşamaya ikna etmesi" demişsin. bence sosyalistlerin görevi ayrılma hakkını savunmak olmalı. bu konuda katılmıyorum. ama şurada tam net değilim. ezilen halk ya da onun öncü(ilerici tabi ki) örgütü ayrılmayı savunmuyorsa sosyalistlerin duruşu ne olmalı. yine ayrılma hakkını mı savunmalı yoksa senin dediğin gibi beraber yaşamayı mı savunmalı. burayı tartışabiliriz diye düşünüyorum. başka tartışmamız gereken noktalar da vardır mutlaka. eline sağlık tekrar.

Ezilen halk istemiyorsa ezen

Ezilen halk istemiyorsa ezen halk da istemiyorsa herhalde ayrılmaya gerek olmaz. Ama şunu demek istedim eğer çin halkı kendisi için Tibetliler ile bir kader birliğini çok önemli görüyorsa bunun yolu Çin devletinin gücünü kullanarak baskıyla denetim altında tutmak değil Tibetlilerin koşullarını iyileştirerek birlikte yaşamaya onları ikna etmektir. Böyle bir durumda herhalde ayrılma taleplerini dillendirecek olanlar sadece gerici işbirlikçi kesimler olarak kalmaya mahkum olacak halk tarafından destek bulmayacaktır. Herhalde hiç bir halk kendisinden güçlü olan bir başka halkla aynı devlet altında aynı şartlarda yaşarken çıkıp da ben ayrılayım da başıma bela alayım demez. Bu ortam da ancak demokratik koşullarda kendi isteğiyle birlikte yaşama talebiyle ortaya çıkar

Yazının ideolojik

Yazının ideolojik derinliği ve tutarlılığı konusunda söyleyecek çok fazla şeyim yok ama Pekin'de yapılacak olimpiyatlar öncesi bu tarz eylemlerin artması son derece doğal, yani hersek sesini tüm dünyaya duyurmak istiyor, her şeyi emperyalistlere ve sömürgecilere bağlamak doğru olmaz. ama aslında asıl söylemek istediğim yaının dili ve üslübuyla ilgili. özellikle son kısımda Dalai Lama çetesi kısmına gerçekten çok güldüm. Dinin gerici bir unsur olduğu, toplumu kontrol altına alma konusunda her zaman egemenlerin bir numaralı silahı olduğu konusunda klasik bir anlayış olduğu kesin ama tibette hüküm süren dini anlayışında klasik dini bir anlayış olmadığı bir o kadar kesin.

Dinin gerici bir unsur

Dinin gerici bir unsur olduğu, toplumu kontrol altına alma konusunda her zaman egemenlerin bir numaralı silahı olduğu konusunda klasik bir anlayış olduğu kesin ama tibette hüküm süren dini anlayışında klasik dini bir anlayış olmadığı bir o kadar kesin.

demişsin. bence tam tersi tibette hüküm süren dini anlayış halkını emperyalist güçlere pazarlayan ve kendini tanrı olarak lanse eden bir kişi tarafından yönlendirilen bir dini anlayıştır. yani ilericiliği söz konusu bile olamaz

Aynı düşünceleri

Aynı düşünceleri paylaşıyoruz sanıırım. ama benim söylediğim biraz daha farklı. şöyle demişsin: "Ezilen halk istemiyorsa ezen halk da istemiyorsa herhalde ayrılmaya gerek olmaz." tabi ki iki halk ya da ulus ayrılmayı istemiyorsa ayrılma olmaz ama "ayrılmayı" ilkesel olarak savunmayı tartıştırmak istemiştim ben. mesela türkiye'de ulusal hareketin öncü örgütü şimdi ayrılmayı savunmuyor. bunun karşısında türkiyeli sosyalistlerin duruşu ne olmalı bunu tartışabiliriz diye düşünmüştüm. sonuçta bu örgütün savunduğu görüş belirleyici olmayacak. referandumla kürt halkı geleceğini kendi belirleyecek. söylemek istediğimi anlatabilmişsem bunun üzerine tartışabiliriz diye düşünüyorum. ilk yorumda tartışmamız gereken başka noktalar da vardır demiştim, o başka noktaları da tartışmalıyız.

evet aynı görüşteyiz.

evet aynı görüşteyiz. tabii şu var. "ayrılma hakkı" için propaganda yapmakla "ayrılma" için propaganda yapmak farklı şeylerdir. türkiye için durum şudur. "ayrılma hakkı" üzerine propaganda yapmak türkiye sosyalistlerinin kürt sosyalistleri ile ortak görevi iken "ayrılma" işinin pratik eyleme dönüşme aşaması kürt halkının vereceği bir karar olacağından bu konuda tartışmak türk sosyalistlerinin üzerine bir görev yüklemiyor diye düşünüyorum. buna kürt halkının temsilcileri kendi halkının ihtiyaçları ve geleceği doğrultusunda düşünerek karar vermelidir. kürt ulusal hareketinin talepleri ise bambaşka bir konudur. onlar bugün talepleri arasında özgür bir kürdistan'ı ortaya koymazken bunun bir yanı pratik politik taktiklerken aynı zamanda dediğin gibi referandumla kürt halkı kendi geleceğini belirler. eğer bu süreçte gericiler ağırlıktaysa ve ilerici hareketlerin temsilcilerinin tersi görüşlerine rağmen ayrılma kararı alınıyorsa o zaman yine Lenin'den alıntı yapıyorum:
Gericiler, bir demokratik oylamayla, çoğunluğu sağladıkları zaman, genellikle şu iki şeyden biri olur: ya gericilerin kararı uygulanır, ve bunun kötü sonuçları yığınları hızla ya da yavaş yavaş gericilere karşı demokrasiye doğru iter; ya da demokrasi ile gericiler arasındaki çatışma bir iç savaşla ya da benzeri bir şeyle çözüme, bağlanır

tespitin çok iyi ve net

tespitin çok iyi ve net bence. "ayrılma hakkı" için propaganda yapmakla "ayrılma" için propaganda yapma bence de farklı şeylerdir. bir de demişsin ya: "ayrılma hakkı" üzerine propaganda yapmak türkiye sosyalistlerinin kürt sosyalistleri ile ortak görevidir" diye. kafama takılan tam da bu: kürt sosyalistleri ayrılmamayı savunuyor(bunu yanlıştır diye iki de bir yinelemiyorum aksine ayrılmayı savunmak da savunmamak da desteklenebilir. örgütün poitikaları irdelendikten sonra. yani ilerici mi gerici mi? o bakımdan.) buna karşılık türkiyeli sosyalistlerin yapması gereken ne olmalıdır. "ayrılma hakkı" üzerine propaganda mı yapmak yoksa ezilen ulusun temsilcilerinin savunduğu gibi ayrılmamayı mı savunmak.

Bu meselede devrimciler

Bu meselede devrimciler ençok kendilerinin söyleyeceği sözlerin bağlayıcılığı olduğu zamanlarda sessiz kalıyorlar ya da ideolojik olarak sapmalar yaşıyorlar. örneğin türkiyeli devrimciler,ulusların kendi kaderlerini tahin hakkıyla paralel olarak Kürt sorununda ne diyeceklerini bilemiyorlar. çünkü söylenen sözlerin, bir bağlayıcılığı olacak ve devamında da söylenen sözle ilgili bir pratik gerektirecek. özellik son zamanlarda kürt meselesinde varılan nokta sizin de belirttiğiniz gibi kızılelmacılık olmuştur. zira kürt meselesine sahip çıkmanın bir karşılığı olacak. 

Benzer bir sorun kıbrıs meselesi içinde söz konusudur. devrimciler bu mesele de halkların çıkarının göz ününde olduğu bir politik değerlendirmeyi ve pratiği sergileyemediler. türkiye'deki burjuva kliklerden, AB'sine, ABD'sine herkesin söz söylediği bu meselede herhalde bir tek türkiyeleli devrimcilerin sesi çıkmadı ya da cılız çıktı.